Nevin'in blogu

Go back

Rüyalar Gerçek Olsa


Dün gece garip bir rüya gördüm. Paylaşayım sizinle:

Loş ışıklı küçücük bir odada, yerde, büyük bir minderin üstünde bağdaş kurmuş oturuyordum. Kıvırcık saçlarım, nereden estiğini çıkaramadığım rüzgârla bir o yana bir bu yana dalgalanıyordu. Yalınayaktım ve üşüyordum; omuzlarımdaki sarı renkli şala sarınmış, ısınmaya çalışıyordum. Karşımda, ak saçlı, uzun sakallı, yaşlı bir adam da benim gibi bağdaş kurmuş oturuyordu; duvardaki minicik bir pencereden sızan ışık demeti adamın yüzünü aydınlatıyordu. Üstünde mor renkli bir giysi ve etrafında kitap yığınları olan bu kişi muhtemelen bir bilgeydi; gözleri kapalıydı, ağır ağır konuşuyordu:

’Ne şanslıyız, ülkemizde insanlar saygı kavramını tanıyorlar, örneğin kaldırımda yürürken, birbirlerine çarpınca özür diliyorlar. Sırf insanlara değil, doğaya, dünyaya, yaşadıkları çevreye ve canlı cansız her şeye karşı saygılı ve vicdanlı davranıyor, onları koruyor, onlara kıyamıyorlar. Çöplerini, sigara izmaritlerini yere değil çöp kutularına atıyor ya da yanlarında evlerine götürüyorlar. İnsanlar birbirlerini dinlemeyi biliyor, kimse kimseye yüksek sesle bağırmıyor. Ha bak, şunu da söylemeden geçmeyeyim, insanlar kendilerine karşı da çok saygılılar; bedenlerine ve ruhlarına iyi bakıyorlar; dişlerini fırçalıyor, temiz giyiniyor, kitap okuyor, sürekli kendilerini geliştiriyorlar. Araba ve motosiklet sürücüleri trafik kurallarına uyuyor, sürat yapmıyor, yayalara yol veriyorlar’ diye başladı konuşmaya.

İkimiz de aynı ülkede yaşıyormuşuz; buna rağmen bana ülkemizi anlatıyordu. Anlatacak başka şey yok muydu sanki?

Her cümlesi bende hayranlık duygusu yaratıyordu. Bir anda “vay canına, acaba Finlandiya’da mı yaşıyoruz?” diye düşündüm. Zira duyduğuma göre, Helsinki’de bir yıldan beri, ölümcül trafik kazası olmuyormuş, çünkü hız sınırı 30 kilometreye indirilmiş ve sürücüler bu kurala uyuyormuş.

Yaşlı adam bu arada hiç kıpırdamadan oturduğu yerden, sakin akan bir dere gibi konuşmaya devam ediyordu. Hâlâ aynı konudaydı. Ne saçma! Niye anlatıp duruyordu ki bana bütün bunları? Üstelik, madem aynı ülkede yaşıyorduk, benim de biliyor olmam lazımdı anlattıklarını, neden bilmiyordum ki? Ülkemi tanımıyor da, sanki bütün bunları ilk defa duyuyormuşum gibi, masal dinlercesine şaşkınlıkla dinliyordum onu.

Neyse, rüya işte, mantık aramayacaksın rüyalarda… 

'İnsanlar sağduyulu, insanlar yasaklara uyuyor, ormanlarda ateş yakmıyor, piknik yapmıyor, yerlere cam şişeler atmıyor. Pek yangın çıkmaz ülkemizin ormanlarında. Ayrıca insanlar iklim krizi ne demektir biliyor bu ülkede. Bunun için gerekli önlemleri alıyorlar, örneğin suyu israf etmiyor, yeşil alanları koruyor, toplu taşıma araçlarını kullanıyor, sürdürülebilir tarıma destek oluyorlar; her yerde güneş enerjisi kullanılıyor. Ve insanların vicdanları rahat, insanlar mutlu, huzurlu, güvende hissediyorlar kendilerini…' derken gözlerini açtı yaşlı adam; göz göze geldik. Artık konuşmuyordu, kafasını yavaşça, içeriye sızan ışığa doğru döndürdü, sonra bana baktı, 'aydınlık gibisi yok!' dedi. Sağ eli giysisinin cebine kaydı, oradan kocaman bir saat çıkardı, saatin dev kadranına baktı.

'Oooo, vakit gelmiş, uyanman lazım fazla geç olmadan!' diyerek zorlukla ayağa kalktı, mekanın eski, ahşap kapısını gıcırtıyla açtı, ağır adımlarla dışarıya çıktı. Hemen fırladım oturduğum yerden, koştum arkasından, sağa sola bakındım fakat kimse yoktu görünürlerde…


Bu yazım 25.08.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.