<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel></channel>
  <title>Nevin&#39;in blogu</title>
  <link>https://nevinolcertali.com</link>
  <description></description>
  <language>en-us</language>
  <lastBuildDate>2025-12-27 12:46:07 UTC</lastBuildDate>
  <atom:link href="https://nevinolcertali.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml"/>
    <item>
      <title>Florence Nightingale: Bir Hemşirenin Başarısı</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-12-27 12:46:07 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        Florence Nightingale: Bir Hemşirenin Başarısı   Geçen hafta İstanbul’da, Florence Nightingale Hastanesi’nde tedavi gören bir akrabamı ziyarete gittim. Tam hastaneden ayrılırken, orada çalışan bir doktor dostumla karşılaştım. Öğle zamanıydı. ‘Bir saat öğle tatilim var, gel beraber yemek yiyelim’ dedi. Zevkle kabul ettim. Uzun zamandır görüşmemiştik. Yemek yerken koyu bir sohbete daldık.  Kırım Savaşı ve Selimiye Kışlası Bir ara, hastaneye adı verilmiş olan Florence Nightingale’den bahsettik. Nightingale’in, İngiliz bir hemşire olduğunu biliyordum. Lakin dostumdan bilmediğim başka şeyler de öğrendim:  Meğer Nightingale, 1854 yılında Kırım Savaşı’nda, çok kötü koşullar altında Selimiye Kışlası’nda yatmakta olan yaralı İngiliz askerlerine bakmak üzere, başka gönüllü kadın hemşirelerle birlikte İstanbul’a gelmiş.  Ve kısa zamanda, hastaların hijyen, beslenme ve bakım standartlarını radikal bir şekilde değiştirmeyi başarmış.  Basit yaralanmaların bile ölümle sonuçlandığı Selimiye'de kanalizasyon ve havalandırma sisteminin yenilenmesini sağlamış. Bulaşıcı hastalığı olan hastaların izole edilmeleri, yiyeceklerin steril koşullarda hazırlanması ve tıbbi atıkların uygun biçimde yok edilmesi Nightingale sayesinde  gerçekleşmiş.  Nightingale Latince, Yunanca, İtalyanca, Fransızca gibi dilleri bilmenin yanı sıra yüksek düzeyde bir matematik ve tarih bilgisine sahipmiş. Selimiye’de kaldığı sürece sağlık sorunlarının verilerini biriktirmeye ve istatistiksel analizini yapmaya başlamış.  Hastaların ölüm sıklıklarını ve sebeplerini gösteren grafikler oluşturmuş. Sayesinde modern tıbbi istatistiklerin ve veri tabanlı tıbbi uygulamaların temeli atılmış ve sağlık reformlarına olan destek artmış. Salgın hastalıkları ve kötü yaşam koşullarını önlemek için dünyanın çeşitli ülkelerinde yardım kampanyaları örgütlemiş.  Doktor dostum, sohbetimizin sonunda bana bu konuda bir kitap önerdi: ‘TIP VE HEMŞİRELİK TARİHİ AÇISINDAN FLORENCE NIGHTINGALE’İN ÖNEMİ’  Prof. Dr. Çağatay ÜSTÜN Kitabı aldım ve okudum. Kitaptan kısa bir bölüm: … Florence Nightingale’in yaşadığı zaman dilimi incelendiğinde, tıbbın gelişmelere açık bir döneme girdiğini, yaşanan olumlu aşamaların hemşirelik üzerindeki yansımalarının onun tarafından gerçekleştirildiğini söylemek mümkündür. 17. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın ortasına kadar geçen dönem, hasta bakımı odaklı hemşirelik için karanlık bir çağ olarak tanımlanmaktadır. Şişman, kötü ve pasaklı görünüme sahip hemşire imajının hâkim olduğu bu dönemin ardından, ailesi hemşirelikle ilgili bir eğitim almasından yana değildi. O yıllarda hastaneler insanların gitmek istemeyeceği, ürktüğü, karanlık, genellikle pis ve kötü yönetilen yerlerdi. Tek koğuşta kalan fazla sayıda hasta kimi zaman aynı yatakta yatırılırdı. … Onun Selimiye’de gösterdiği çaba ve azim, Osmanlı Devleti padişahı Abdülmecit tarafından da anlamlı bulunarak, uygun gördüğü maddi ve manevi takdiri Florence Nightingale ve İngiltere Kraliçesi’ne bildirildi. Nightingale, savaş sırasında kamplardaki sağlık koşullarının çok kötü olduğunu fark etti. Matematik ve istatistik bilgisinin işine yaradığı bu dönemde, hastanedeki ölüm oranlarını kaydetti. Verilerine göre 1000 yaralı askerin 600’ü bulaşıcı hastalıklar sebebiyle ölmekteydi. Bu duruma müdahale ederek, temiz çevre koşullarını oluşturmaya çalıştı. Tıbbi malzeme, temiz su ve meyve sağladı. Bu gayretleri sayesinde ölüm oranı %60’dan %42’ye, daha sonra da %2.2’ye düştü. Yaralı askerler için bir anne gibiydi ve eline lambasını alarak her gece onları ziyaret etmesi nedeniyle Lambalı Kadın lakabıyla tanındı. Gösterdiği başarıları İngiltere’de Kraliçe Victoria, Prens Albert ve Başbakan Lord Palmerston tarafından da desteklendi. Ülkesine döndükten sonra, 15 Haziran 1860’da St. Thomas Hastanesine bağlı dünyadaki ilk hemşerilik okulu olarak bilinen Nightingale Hemşire Eğitim Okulunun (Nightingale Training School for Nurses) kurulmasına öncülük ederek, yeni anlayışla hemşirelerin yetiştirilmesi ve bilimsel bir eğitimle mesleğe kazandırılmasını sağladı.’  Nightingale 1858’de Royal Statistical Society'nin ilk kadın üyesi seçilir.  1907'de ise, daha önce hiçbir kadına verilmemiş liyakat nişanıyla ödüllendirilir.  Dünyanın ilk modern sivil hemşire okulu olan Nightingale’in okulu King's College London'ın bünyesinde faaliyetlerini sürdürüyor.  Yeni hemşireler göreve başlamadan önce Nightingale Andı ile mesleklerine bağlılık yemini ediyorlar.    Günümüzde de hemşirelik bakım uygulamalarında ve eğitim programlarında istatistik ve araştırma kullanımı ve öğretimi onun verdiği ışıkla devam ediyor. Doğum günü 12 Mayıs, tüm dünyada ‘Hemşireler Günü’ olarak kutlanıyor. Ne yazık ki, Nightingale 1910’da hasta tedavi ederken yakalandığı ve onu çok hırpalayan Kırım Ateşi sonucu hayata veda eder.  ‘Sanat, hastalara hemşirelik yapmaktır. Lütfen dikkat ediniz, hastalığa hemşirelik yapmak değil! Bu, gerçek hemşireliğin neden sadece hastanın yatağının yanında (başucunda) ve hasta odasında veya koğuşta öğrenebileceğinin sebebidir. Dersler ve kitaplar gereklidir. Ancak bunlar sadece değerli aksesuarlardır.’ Florence Nightingale   Nevin Tali Ölçer
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Firar: Kanlıkavak&#39;ta Bir Sonbahar Günü</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-11-03 18:54:55 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Geçen gün Eskişehir’in güzeller güzeli ‘Kanlıkavak’ parkında yürüyüşe çıktım. Daha doğrusu, âdeta doğaya dair her şeye susamış olan gözlerim ve denge arayan ruhum beni oraya sürükledi. Trafikten ve yüksek binalardan kaçıyordum. Firardaydım! Parkta sarıdan kırmızıya, yeşilden kahverengiye kadar bütün tonlar emsalsiz bir tablo oluşturuyordu. Ve ben o tablonun içinde bir efsuna kapılmışçasına Porsuk çayı boyunca yürüyordum… Sonbaharın bir geçiş kapısı gibi aralandığını fark etmiştim önümde… Sanki sonbahardan yürüyüp kışa geçecektim, oradan da ilkbahara ve sonra da yaza… Önüme çıkan ilk kocaman ağacın gövdesine sarıldım. İlaç gibi geldi! Kendimi öyle güçlü hissettim ki o esnada! Bir çoğumuz şehirlerde yaşıyor; ömrümüz yeşilden uzak geçiyor; dünyamız, doğanın bir parçası olduğunu unutmuş ya da bilmeyen insanlarla dolu. Oysa yeşil alanlar ve orada yaşayan tüm canlılar, insana doğal bir varlık olduğunu, doğayla benzer özellikler taşıdığını hatırlatıyor. Hışırdayan yapraklara basarak yürürken, kışın soğuk nefesi geliyordu uzaklardan… Güneşin solgun ışığı, artık ne toprağı ne de beni ısıtıyordu. Gözlerim doğayı emerken, kafamda düşünceler geziniyordu: Her mevsimin ardından bir yenilenme süreci başlıyor. Doğadaki döngü gibi, insanın ruhsal süreçlerinde de değişim, yenilenme ve denge arayışı kaçınılmaz! Süreklilik için bu şart! İnsan ancak doğa ile temasta ve uyum içinde olduğunda ruhsal olarak da daha dengede hissediyor kendini. Zira, doğanın yasaları ile insan ruhsallığı arasındaki paralellikler bir birliktelik ifadesi taşıyor!  Ağaçlardan başıma ve yere düşen kuru yapraklar, iç dünyamın da sessiz bir çözülüşünü fısıldıyordu kulaklarıma. Kaygılarım bir anda yığıldı üstüme. Bir iç hesaplaşmanın ayak seslerini duydum ruhumda: Ne yazık ki, yaşam standartları hızla yükseldiği için, doğa olumsuz değişimlere uğradı. Kendi yarattığı yapay materyaller ile bütünleşme çabasına giren insanın mutsuzlaştığına tanık oluyoruz hepimiz. İnsan-doğa ilişkileri bütünsellikten uzak bir hâle dönüşmüş durumda. Maalesef, tüketime odaklanmış tüm ekonomik faaliyetler kirletici maddeleri doğaya bırakıyor, yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynakları tüketiyor. Ve bu kirletici maddeler suya karışıyor, besin zincirine girip sağlığımıza ve doğaya zarar veriyor; tüm ekosistemleri etkileyen önemli hasarlara neden oluyor; dengeleri ve döngüleri bozuyor. Ne kadar acı!  Sonbahar Gelince Porsuk’a eğilip balıklara bakarken ‘ah sonbahar!’ dedim kendi kendime, ‘sen geldiğinde şehirlerin telaşı bile ağırlaşıyor. Herkes biraz düşünceli, biraz yorgun; ama herkes daha romantik, daha melankolik ve daha ilham dolu… Geçmişe duyulan özlem, geleceğe dair hayaller; hepsi sen gelince yıkılıyor üstümüze… Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın hasretle beklediğimiz konserlerine kavuşuyoruz sen gelince; her hafta akın akın gidip, salonu dolduruyoruz; eşsiz performansları kana kana dinliyoruz…’  Sen Nelere Kadirsin Sonbahar! Yaz güneşinin yorduğu bedenimiz, kavurduğu tenimiz âdeta huzur buluyor senin ılıklığında; yazın neşesi herkeste uzak ama keyifle anımsanan bir anıya dönüşüyor.… Yaz boyu özlediğimiz bir dinginliğe kavuşuyoruz… Ve parkta bir banka oturuyorum. Ayaklarımın altındaki toprağın, aynı ruhum gibi, bahara çıkmak umuduyla, sessizce kış uykusuna yatmaya hazırlandığını hissediyorum sanki… Diyorum ki kendime: ‘Gelecek nesiller seçimlerimizin ve eylemlerimizin sonuçlarını yaşayacak. Üzücü olan, şu anda tüm emisyonları durdursak bile, bugün salınan bazı kirleticilerin doğada varlığını sürdüreceği söyleniyor ne yazık ki!’ Ama yine de umutlar ve yeni bekleyişler! Elbette herkes neyin nasıl olacağının, kimin neyi, ne zaman ve nasıl yaşayacağının meçhul olduğunun bilincinde… Bankta arkama yaslanıp gözlerimi kaparken ‘galiba asıl büyü, bilinmezlikte gizli’ diye düşünerek gülümsüyorum… Ve bu keyifli yürüyüş esnasında kafamdan geçenleri kâğıda dökmeye karar veriyorum…   Bu yazım 31.10.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Nadia Anjuman: Şiirin Tehlikeli Sularında Boğulan Kadın</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-10-12 18:56:53 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Dünyanın her yerinde kadın olmak pek kolay değil ama Afganistan’da kadın olmak çok zor. Orada şiir yazmak, bir kadın için hayatının sonu demek olabilir. Zira edebiyatla uğraşan Afgan bir kadın, ailesinin onurunu, kendi güvenliğini, hayatını ve geleceğini riske atmayı göze almak durumunda. Okudum, araştırdım ve gördüm ki, Nadia Anjuman’ın kaderi de kadının namusunu, ailenin namusu sayan erkek egemen bir toplumun zulümlerinden bağımsız değilmiş. Nadia Anjuman, 1980’de doğmuş Afgan bir şair ve edebiyatçı. [Image]  My beautiful picture  Çocukluğu Afganistan’ın çalkantılı yıllarında geçer. Klasik Fars edebiyatı etkilerinin yanı sıra, modern bir ses duyulan şiirlerinde, savaş ve baskı altındaki kadınların acılarını, umutlarını ve özgürlük arayışını işlemiş.  1995’te, Taliban hükümetinin iktidara gelmesiyle, kızların okuması yasaklanınca, Anjuman’ın resmi eğitimi yarıda kalır. Buna rağmen, 1996’da, illegal şekilde örgütlenen Altın İğne Dikiş Okulu adlı bir eğitim grubunda ‘dikiş kursu’ adı altında verilen edebiyat eğitimine devam eder. 21 yaşına geldiğinde, Taliban rejimi yıkılmıştır, böylece Herat Üniversitesi’nde edebiyat okur. Sonra da, aynı üniversitenin aynı bölümünden mezun olan, ardından kütüphanenin müdürü olarak görevli olan Farid Neia ile evlenir. Neia ve ailesinin, kadın olması nedeniyle, şiirlerinin itibarlarına ve namuslarına leke sürdüğünü bilmesine rağmen, Anjuman yazmaya devam eder. Çiftin, Anjuman 25 yaşındayken bir oğulları dünyaya gelir.[Image]Anjuman, Afganistan, Pakistan ve İran’da büyük ilgi görmüş olan ilk şiir kitabı 'Gul-e Dudi’(Duman Çiçeği, 2005) sayesinde, Afganistan’ın en önemli kadın şairlerinden biri olur. ‘Yek sàbad délhore’ ( Endişe Bolluğu) adlı ikinci şiir kitabını yayımlamaya hazırlanırken, ne yazık ki, ailesinin ve kocasının yoğun baskısıyla karşılaşır. Ve kitabını basmaya kararlı davranışı şairin sonunu hazırlar. 4 Kasım 2005’te bayramda kız kardeşini ziyaret etmesine izin vermeyen, zaten şiir yazdığı için kendisine öfkeli olan eşiyle tartışır. Bu şiddetli tartışmanın sonunda eşi tarafından darp edilerek öldürülür. Birleşmiş Milletler bu cinayeti kınar. Neia, Anjuman’ı öldürmekten suçlu bulunur ve hapse atılır. Lakin, Herat’taki kabile büyükleri, Neia’nın ceza süresini kısaltmak amacıyla, Neia’yı bağışlaması konusunda Anjuman’ın babasına baskı yapınca, Anjuman’ın ölümü Afgan mahkemeleri tarafından resmen ‘intihar’ olarak kabul edilir ve Neia bir ay sonra hapisten çıkar.  Ölümünden sonra basılan ikinci kitabı ‘Endişe Bolluğu’ndaki şiirler, Anjuman’ın evliliğindeki yalnızlığını ve üzüntüsünü dile getiriyor. Şairin yabancı dillere de çevrilmiş olan şiirlerinden bazı dizeler: Ağzımı açacak hevesim yok. Ne söyleyeceğim ki? Anlatsam da anlatmasam da hor görüleceğim bu çağ tarafından Balı nasıl söyleyeceğim? Dilimde zehre döndü– Yazık! Gem vurdu ağzıma despotlar Ağlasam da gülsem de, yaşasam da ölsem de Kederimi paylaşacak kimsenin olmadığı bu dünya sağ olsun Keder, acz, pişmanlıklar ve ben. Bu hapishanenin köşeleri Ben boşuna doğmuşum, ağzım mühürlenmeli. Ah kalbim! Baharın geçtiğini biliyorum ve neşesinin de Ama nasıl uçabilirim bu kırık kanatlarla? Bunca zaman sessiz olsam da unutmadım şarkı söylemeyi Çünkü şarkılarım kalbimin tenhalığında fısıldadı Bu kafesi parçalayacağım bir gün, onun korkunç ıssızlığını Zevk şarabını içeceğim, şarkı söyleyeceğim bir kuşun baharda yapması gerektiği gibi İnce dallı bir ağaç olsam da her rüzgarda titremeyeceğim Ben bir Afgan kızıyım – feryadımı haykıracağım, sonsuza dek dokuyacağım onu. … ‘Yoldan geliyorlar, şimdi. Susamış ruhlar ve tozlu etekler gelmiş çölden Nefesleri yanıyor, serap karışmış Dudaklar kuru, tozla kabuk bağlamış Yoldan geliyorlar, şimdi İşkenceli bedenler, acıyla büyümüş kızlar Sevinç terk etmiş yüzlerini Yürekler yaşlı, çatlaktan çizgiler’ … Kısacık yaşamına rağmen Afgan edebiyatında derin izler bırakmış olan Nadia Anjuman’ın ölümü, bugün de Afgan kadınlarının yaşadığı sistematik şiddetin sembolü olarak kabul edilir. “Benim sustuğum sanılmasın; dilim suskun olabilir, ama kalbimin şarkısı yankılanır” demiş Anjuman. Onun bütün zorluklara rağmen yüreğinde beslediği umut, kadınlara yol göstermeye devam ediyor. Bu yazım 03.10.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Rüyalar Gerçek Olsa</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-23 18:12:44 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]  Dün gece garip bir rüya gördüm. Paylaşayım sizinle: Loş ışıklı küçücük bir odada, yerde, büyük bir minderin üstünde bağdaş kurmuş oturuyordum. Kıvırcık saçlarım, nereden estiğini çıkaramadığım rüzgârla bir o yana bir bu yana dalgalanıyordu. Yalınayaktım ve üşüyordum; omuzlarımdaki sarı renkli şala sarınmış, ısınmaya çalışıyordum. Karşımda, ak saçlı, uzun sakallı, yaşlı bir adam da benim gibi bağdaş kurmuş oturuyordu; duvardaki minicik bir pencereden sızan ışık demeti adamın yüzünü aydınlatıyordu. Üstünde mor renkli bir giysi ve etrafında kitap yığınları olan bu kişi muhtemelen bir bilgeydi; gözleri kapalıydı, ağır ağır konuşuyordu: ’Ne şanslıyız, ülkemizde insanlar saygı kavramını tanıyorlar, örneğin kaldırımda yürürken, birbirlerine çarpınca özür diliyorlar. Sırf insanlara değil, doğaya, dünyaya, yaşadıkları çevreye ve canlı cansız her şeye karşı saygılı ve vicdanlı davranıyor, onları koruyor, onlara kıyamıyorlar. Çöplerini, sigara izmaritlerini yere değil çöp kutularına atıyor ya da yanlarında evlerine götürüyorlar. İnsanlar birbirlerini dinlemeyi biliyor, kimse kimseye yüksek sesle bağırmıyor. Ha bak, şunu da söylemeden geçmeyeyim, insanlar kendilerine karşı da çok saygılılar; bedenlerine ve ruhlarına iyi bakıyorlar; dişlerini fırçalıyor, temiz giyiniyor, kitap okuyor, sürekli kendilerini geliştiriyorlar. Araba ve motosiklet sürücüleri trafik kurallarına uyuyor, sürat yapmıyor, yayalara yol veriyorlar’ diye başladı konuşmaya. İkimiz de aynı ülkede yaşıyormuşuz; buna rağmen bana ülkemizi anlatıyordu. Anlatacak başka şey yok muydu sanki? Her cümlesi bende hayranlık duygusu yaratıyordu. Bir anda “vay canına, acaba Finlandiya’da mı yaşıyoruz?” diye düşündüm. Zira duyduğuma göre, Helsinki’de bir yıldan beri, ölümcül trafik kazası olmuyormuş, çünkü hız sınırı 30 kilometreye indirilmiş ve sürücüler bu kurala uyuyormuş. Yaşlı adam bu arada hiç kıpırdamadan oturduğu yerden, sakin akan bir dere gibi konuşmaya devam ediyordu. Hâlâ aynı konudaydı. Ne saçma! Niye anlatıp duruyordu ki bana bütün bunları? Üstelik, madem aynı ülkede yaşıyorduk, benim de biliyor olmam lazımdı anlattıklarını, neden bilmiyordum ki? Ülkemi tanımıyor da, sanki bütün bunları ilk defa duyuyormuşum gibi, masal dinlercesine şaşkınlıkla dinliyordum onu. Neyse, rüya işte, mantık aramayacaksın rüyalarda…  [Image] 'İnsanlar sağduyulu, insanlar yasaklara uyuyor, ormanlarda ateş yakmıyor, piknik yapmıyor, yerlere cam şişeler atmıyor. Pek yangın çıkmaz ülkemizin ormanlarında. Ayrıca insanlar iklim krizi ne demektir biliyor bu ülkede. Bunun için gerekli önlemleri alıyorlar, örneğin suyu israf etmiyor, yeşil alanları koruyor, toplu taşıma araçlarını kullanıyor, sürdürülebilir tarıma destek oluyorlar; her yerde güneş enerjisi kullanılıyor. Ve insanların vicdanları rahat, insanlar mutlu, huzurlu, güvende hissediyorlar kendilerini…' derken gözlerini açtı yaşlı adam; göz göze geldik. Artık konuşmuyordu, kafasını yavaşça, içeriye sızan ışığa doğru döndürdü, sonra bana baktı, 'aydınlık gibisi yok!' dedi. Sağ eli giysisinin cebine kaydı, oradan kocaman bir saat çıkardı, saatin dev kadranına baktı. 'Oooo, vakit gelmiş, uyanman lazım fazla geç olmadan!' diyerek zorlukla ayağa kalktı, mekanın eski, ahşap kapısını gıcırtıyla açtı, ağır adımlarla dışarıya çıktı. Hemen fırladım oturduğum yerden, koştum arkasından, sağa sola bakındım fakat kimse yoktu görünürlerde…   Bu yazım 25.08.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Stefan Zweig: Vicdan Zorbalığa Karşı</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-23 18:04:14 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]  “Vicdan bildiği müddetçe hiçbir suç unutulmaz” cümlesiyle bitirir Stefan Zweig en uzun kurgulu romanı ve başyapıt “Sabırsız Yürek“i... 2014 yılında çevirmiştim değerli Avusturyalı yazarın 1939’da basılmış olan bu nadide eserini… Zweig sürgün yıllarında bile barışa olan inancını kaybetmemiş, insanlık için duyduğu sorumlulukla yazmaya devam etmiş bir yazar. Ancak dünyada artan barbarlık karşısında hissettiği umutsuzluk, onu yaşamına son vermeye kadar götürmüş. Bu trajik son bile,  vicdanla zorbalık arasındaki savaşın ne kadar derin ve yıpratıcı olabileceğini gösteriyor. 20.yüzyılın en güçlü vicdan seslerinden biri olan Stefan Zweig’ın geçen hafta okuduğum, okurken de ara ara “bu kadar da olmaz!” diye kendi kendime konuştuğum Vicdan Zorbalığa Karşı adlı kitabı da her devirde geçerli bir eser, çünkü ele aldığı temel meseleler, yani vicdanın sesi ve otoriteye karşı bireysel duruş, evrenselliğini koruyan temalar. Zweig, totaliter rejimlerin ve savaşın gölgesinde yaşamış bir yazar olarak, eserlerinde bireyin içsel çatışmalarını ve insan onurunun zorbalığa karşı direnişini emsalsiz bir ustalıkla işliyor; ideolojilerin körleştirdiği kalabalıklara karşı bireysel ahlakı ve insanlık onurunu savunuyor. Vicdan Zorbalığa Karşı başlıklı yapıtındaki vicdanla ilgili düşüncesini, Satranç ve Bir Kadının Yaşamından 24 Saat gibi eserlerini çevirirken de derinlemesine hissettim. Karakterleri çoğu zaman dış dünyanın baskısına karşı içsel bir uyanış yaşıyor, kendi vicdanlarının sesini duymaya başlıyor.  [Image] Yazarın 1936’da yayımlanmış olan Vicdan Zorbalığa Karşı adlı eseri, tarihten bir figür üzerinden evrensel bir meseleyi — düşünce özgürlüğü ile dogmatik baskı arasındaki çatışmayı — ele alıyor. Kitapta, 16. yüzyılda yaşamış düşünür Sebastian Castellio’nun, dini diktatör Jean Calvin’e karşı verdiği vicdani mücadele anlatılıyor. Zweig, bu eserinde fanatizmin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterirken, bireyin sesinin ve vicdanın gücünün değerini savunuyor. Castellio’nun, Calvin’in Servetus’u diri diri yaktırmasına karşı çıkışı, sadece bir dini tartışma değil, aynı zamanda insanlık adına bir direnme eylemi. Zweig bu mücadeleyi bir fikir savaşından öte, ahlaki bir sınav olarak sunuyor. Castellio’nun mücadelesi, aynı zamanda yazarın kendi içsel çatışmasının ve sürgün yaşantısının sembolü. Zweig’ın sade ama derinlikli üslubu, tarihi anlatıyı bir roman tadında okuma olanağı sunuyor. Sonuç olarak, Vicdan Zorbalığa Karşı, düşünceye zincir vurulmak istendiğinde, vicdanın sessiz ama dirençli sesinin her zaman bir yerden yükseleceğini gösteriyor ve bize şunu hatırlatıyor: En karanlık zamanlarda bile insanı insan yapan şey, vicdanının sesine sadık kalabilmesidir.  “Her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar…” Vicdan Zorbalığa Karşı, Can Yayınları   Bu yazım 19.07.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Neksus: Yapay Zekâ Hem Lütuf Hem de Lanet mi?</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-22 19:46:43 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Biraz önce bitirdim… Umut, endişe, heyecan, sevinç gibi duygularla yoğruldum; derinlere, tarihin içine gömüldüm, günümüze ve geleceğe sürüklendim okurken… Beni çok etkileyen bu kitap, 2024’te yayımlanan, Yuval Noah Harari’nin son eseri Nexus: A Brief History of Information Networks from the Stone Age to AI (Neksus: Taş Devri’nden Yapay Zekâya Bilgi Ağlarının Kısa Tarihi).  Neksus, iletişim ağlarının insanlık tarihini nasıl şekillendirdiğini, yapay zekâ (YZ) çağına doğru gidişatımızı kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Harari, taş devrinden bugüne bilgi ağlarının evrimini inceliyor; yazının ortaya çıkışı, dinlerin yaygınlaşması, matbaanın etkileri, Stalin, Nazizm, günümüz popülizmi gibi kritik dönüm noktaları üzerinden ilerliyor. Harari’ye göre YZ, insan davranışlarını ve duygularını manipüle edebilecek potansiyele sahip, güçlü ama gölgede kalan bir aktör. Karamsarlığa kapılmadan, geçmişin derslerinden öğrenerek bilgi sistemlerini ve YZ’yı denetim altına almamız; onları etik, özgürlük ve insan onuruna hizmet edecek araçlara dönüştürmemiz gerektiğini vurguluyor. Kimlere hitap ediyor: Tarihin ve teknolojinin kesişme noktasına ilgi duyan, özellikle bilgi çağının insanlık üzerindeki etkilerini sorgulayan okurlar için ideal. Ne sunuyor: Geniş tarihsel perspektiften günümüze uzanan bir düşünce yolculuğu, YZ tehlikesine dair uyarılar ve bilgi ağlarında kontrol ile özgürlük dengesi için düşünme fırsatı. Okurken dikkat: Harari’nin geniş panoraması bazı okurlara dağınık gelebilir; çözüm önerileri soyut kalabilir. Ancak fikir zenginliği ve uyarı niteliği güçlü. Özetle: Neksus, bilgi ağlarının insanları nasıl bir arada tuttuğunu fakat aynı zamanda teşkil ettiği tehlikeyi anlatan kapsamlı bir düşünce kitabı. Taş devrinden bugüne uzanan bu yolculukta, YZ’nın insanın geleceğini kökten etkileyebileceğini uyarıcı bir şekilde irdeliyor.[Image] Gelelim Neksus’un bana düşündürdüklerine:  Yeni bir çağ başladı, gözler görmeden gören, eller dokunmadan hisseden bir zihin yükseliyor şehirlerin üzerine. Ve soruyor insan: ‘Ben mi yarattım onu, yoksa o mu beni dönüştürüyor sessizce?‘ Bir gün, sabahlar insan sesine karışan algoritmalarla uyanacak. Ve teknoloji, korkulacak bir gölge değil, insanın yanında yürüyen bir dost olacak. Bir gün, hastaneler umutla dolacak, doktorlar ve makineler omuz omuza kalp atışlarını yeniden düzenleyecek, görülmeyeni görecek, söylenmeyeni anlayacak. Bir gün, yolları, rüzgârı, zamanı hesap eden, kendi kendine yürüyen taşıtlar birbirlerine yol verecek.[Image] Yuval Noah Harari Bir gün, yapay zekâ, çocukların ellerini tutacak kitaplarda, derslerini hazırlayacak, her öğrenciye kendi ışığını gösterecek uçsuz bucaksız bilgiden örülmüş yollarda, biz, çocuklar düşünme yetilerini yitirmesin, diye çabalarken… Bir gün, sanat yeniden doğacak, şairle makine aynı cümlede buluşacak, ressamla algoritma aynı tuvale dokunacak. Bir gün, insanın aklı, makinelerin zekâsıyla birleştiğinde biz, bu ortak hikâyenin hem yazarı, hem de okuru olacağız. Sanki o ‘bir gün’ yarından da yakın… Bir dünya var, hemen önümüzde, ne tamamen makinenin, ne de sadece insanın olacak bir dünya… Ortak bir rüya gibi, kodlarla yazılan, kalplerle tamamlanan bir dünya…   Bu yazım 10.06.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Hayat Kulağıma Fısıldadı: Yavaşla</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-15 18:43:12 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Benim adım HAYAT… Sabah gözünü açtığın anla, gece başını yastığa koyduğun an arasında geçen saniyeler, dakikalar ve saatlerim ben… Kısa olduğumu söylerler, oysa mesele sürem değil, nasıl yaşandığım. Ben aceleye gelmem. Hızla koşarken değil, yavaşladığın zaman hissedeceksin gerçekten beni yaşadığını, çünkü en kıymetli anlarım, hep aceleden kaçıp saklananlardır. Beni ancak yavaşlarsan görebilirsin, çünkü en güzel anlarım, fark edilenlerdir. Ben, hızla akıp giden bir yarış değil, yavaşladığında duyabileceğin bir şarkıyım. Ben, bir fincan çayın buharında, bir dost sohbetinin sessizliğinde, gökyüzüne asılı bir bulutta saklıyım. Yavaşla. Gölgelerin nasıl değiştiğini izle, yanından geçen insanların yüzüne bak. Bir fincan kahveyi aceleyle içme, kokusunu içine çekerek iç,  bardağın sıcaklığını avuçlarında hisset, ilk yudumun o hafif acılığını fark et. Sabah uyanınca, birkaç dakika gözlerini tavana dikip sessizliğe kulak ver. Bir sokak lambasının titreyen ışığına, bir dostun sesine, gökyüzünün rengine bak. Yavaş yürürsen çiçeklerin rengini fark edeceksin. Aceleyle geçtiğin sokaklar, aslında ne çok hikâye taşıyor; onların hikâyelerine kulak ver. Yavaşla.[Image] Bir yaprak nasıl düşer sessizce, gözlerin görsün. Rüzgar nasıl fısıldar ağaçlara, kulakların duysun. Yavaşla. Çünkü kalbin bile, en hızlı çarptığında seni hayatta tutamaz. Yavaşla. Bir şiir dizesi oku mesela. Akşam gökyüzünde beliren tek yıldızı gör. Yavaşla. Çünkü bazı mutluluklar ancak o zaman gelir yanına. Bir dostun beklemediğin anda araması gibi… Yavaşladığında anlarsın, aslında hiçbir yere geç kalmadığını, dünyanın seni beklediğini, güzelliklerin aceleye gelmediğini. Ve ben yavaşladım. Ve o an hayat usulca kulağıma fısıldadı: “Ben buradayım.”   Bu yazım 18.05.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>İkinci Cinsiyet: Dünyada Kadın Olmak</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-15 18:36:02 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]“KADIN DOĞULMAZ, KADIN OLUNUR.” Böyle diyor Fransız yazar ve düşünür Simone de Beauvoir 1949 yılında yayımladığı İkinci Cinsiyet adındaki iki ciltten oluşan kitabında… Feminist düşüncenin temel taşlarından biri olarak kabul edilen bu eser, feminist hareketin gelişimine büyük katkı sağlamış ve hâlâ günümüzde toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarında etkili bir referans kaynağı… [Image]Toplumsal cinsiyet rollerinin, biyolojik farklardan çok, kültürel ve tarihsel süreçlerle şekillendiğini savunuyor De Beauvoir… Kadının toplum içindeki ikincil konumunu varoluşçuluk felsefesiyle temellendiriyor. Kadınların özgürleşmesi için bir çağrı niteliği taşıyan bu kitapta biyoloji, psikanaliz, tarih, edebiyat ve mitoloji gibi birçok alandan yararlanılarak, kadınlık deneyimi çok yönlü bir biçimde inceleniyor, kadınların birey olarak özne konumunu kazanabilmeleri için ekonomik bağımsızlık, eğitime erişim ve toplumsal eşitlik gibi konuların önemine vurgu yapılıyor. Her cümlesini ilgiyle okuduğum İkinci Cinsiyet’i masaya bırakırken, dünyanın farklı ülkelerinden kadınlar hakkındaki bazı gerçekleri sizinle paylaşmadan edemeyeceğim: 1965’ten önce, Fransa’da, kadınlar kocalarının izni olmadan iş başvurusunda bulunamıyorlardı. 1971’ten önce, İsviçre’de, kadınlar ne oy kullanabiliyor, ne de seçimlere katılabiliyorlardı. 1978’ten önce, ABD’de, kadınlar hamile oldukları için işten atılabiliyorlardı. 1981’den önce, İtalya’da, aile onurunu zedeleyen davranışlar sergilediği için karısını öldüren erkekleri koruyan bir yasa vardı. 1988’den önce, ABD’de, kadınların işletme kredisi başvuruları reddediliyordu. 1991’den önce, Peru’da, erkekler, tecavüz ettikleri kadınla evlenerek ceza almaktan kurtuluyorlardı. [Image]  Simone de Beavor ve Jean Paul Sartre 1955’te Pekin’de  2015’ten önce, Çin’de, çocuğu olan kadınlar, tekrar hamile kaldıklarında, bebeği aldırtmak zorundalardı. 2018’den önce, Suudi Arabistan’da, kadınların araba kullanmaları yasaktı. 2021’den önce, Rusya’da, kadınlar kamyon ve tren kullanamıyor ve herhangi bir teknik meslek sahibi olamıyorlardı.  2020’den beri, Polonya’da, kadınların çocuk aldırması yasak. 2022 yılında, İran’da bir kadın, ‘örtünme kurallarına uymadığı gerekçesiyle’ öldürüldü. 2025: Nijerya, Çad, Gine, Bangladeş, Mali ve daha birçok ülkede çocuk evliliği yasal. 2025: İsrail’de, kadınlar kocalarının rızası olmadan boşanma davası açamıyor. 2025: Ürdün’de, hamile bekâr kadınlar hapis cezasına mahkum ediliyor. 2025: Afganistan’da, kadınların toplum içinde konuşmaları, şarkı söylemeleri yasak; altıncı sınıftan itibaren eğitim almaları yasak; evlerinde, içinde yaşadıkları odalarda pencere olması yasak.[Image]Nelson Mandela Özgürlük savaşçısı Nelson Mandela’yı saygıyla anıyorum:  “KADINLAR, BÜTÜN BASKI VE ZULÜM ZİNCİRLERİNDEN KURTULMADIKÇA, ÖZGÜRLÜKTEN BAHSEDİLEMEZ.”   Bu yazım 22.04.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Refik Anadol&#39;un Buzul Rüyaları</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-12 18:27:51 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Refik Anadol'un İsviçre'deki Galacier Dreams sergisinden. Fotoğraf: Nevin Tali Ölçer   Refik Anadol’un “Glacier Dreams” (Buzul Rüyaları) adlı eseri 'Kunsthaus Zürich’te! Evet, İsviçreli sanatseverlerin heyecanla beklediği dünyaca ünlü Türk asıllı sanatçı Refik Anadol, sanatını Haziran 2026’ya kadar Kunsthaus Zürich'te (Zürih Sanatevi) sergiliyor… Gittim, gördüm, sarsıldım ve gururlandım: Müthiş bir enstalasyon; içinde LED ekranlar ve aynalar olan, özel olarak tasarlanmış bir dijital oda… 100 milyon küsür görsel ve kendisinin İzlanda’da bizzat kaydettiği 10 milyon buzul görüntüsü, yapay zekâ yardımıyla işlenerek çok duyulu bir sanat formuna dönüştürülmüş ve buzulların kırılganlığını anlatan şiirsel bir görsel deneyim çıkmış ortaya… buzulların erimesini işitsel ve hatta kokusal bir boyutta da hissedebiliyor ziyaretçi…sanatçı, insanı buzulların erimesi ve küresel ısınmanın sonuçlarıyla duyusal, fiziksel ve entelektüel bir bağ kurmaya davet ediyor; “data painting” (veri resimleme) adını verdiği bir teknik kullanıyor; resimler sürekli değişen, baş döndürücü bir akışta; disiplinler arası bir araştırma ve sanat projesi gerçekleştirmiş; pikselleri, Claude Monet’nin eserlerindeki boya damlalarını akla getiriyor.  Refik Anadol’un hayallerinin sınırı yok 1985 yılında İstanbul’da doğan Refik Anadol, geleneksel sanatı dijital çağın dinamikleriyle harmanlama yeteneği sayesinde, dünyada çağdaş sanatın, yapay zekâ teknolojileriyle sanat üretiminin öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Fotoğraf ve Video Bölümü eğitimi alan ve aynı zamanda Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde çift ana dal yapan Anadol, daha sonra, yüksek lisans yapmak üzere Kaliforniya’ya taşındı.[Image]  Refik Anadol’un İsviçre’deki Galacier Dreams sergisinden. Fotoğraf: Nevin Tali Ölçer  Sanatçı, verileri işleyen algoritmaları ve yapay zekâ tekniklerini kullanarak, dijital/fiziksel nesneler ve uzam, mimarlık ve medya sanatları arasında görsel ve duygusal bir deneyimi amaçlayan, etkileyici melez eserler üretiyor; Güney Kore’den New York’a kadar tüm dünyada tanınıyor. Dünyada sayısız sanat projesine imza atan Anadol, 2015 yılında stüdyosunu kurduktan sonra, İstanbul Bienali’nde ‘Infinity Room’u tanıttı. Bu projesi o zamandan bu yana,  San Francisco Exploratorium, Scottsdale Çağdaş Sanat Müzesi ve Washington D.C. Artechouse gibi ABD’deki mekânlarda iki milyondan fazla kişi tarafından izlendi. Sanatçı hatta, bir orkestranın seslerini görselleştirmeyi başardı; Los Angeles Filarmoni’nin 100. yıl kutlamalarında, Filarmoni’nin veritabanından seçtiği ve makine öğrenme algoritmaları kullanarak bir araya getirdiği arşiv kayıtlarıyla gerçekleştirdi projesini… Teleskopların evrene dair rüyalarını yakalamayı çalışmak gibi şairane bir amaçla, 2021 yılının sonlarında,uzay istasyonu tarafından tespit edilen iki milyon küsür görüntüye ve Hubble ve MRO teleskoplarıyla çekilen uzayın iki milyondan fazla resmine odaklanan Machine Hallucinations serisinin en son versiyonunu, Sotheby’s Hong Kong ile birlikte çıkardı. Bu dev koleksiyon 5 milyon dolara satıldı.[Image]  Refik Anadol Barselona’daki Gaudi’nin ünlü mimari yapısı Casa Battló’nun cephesine, sürekli değişen bir dijital sanat eseri yansıtarak, binayı yaşayan bir organizmaya dönüştürdü. Bu eseri, 2022 yılında Christie’s müzayedesinde 1,38 milyon dolara satıldı. ‘The Economist’ dergisinde kendisi hakkında çıkan yazıda, ünlü sanat müzesi MoMA  New York’da, 2023 yılında 2.4 milyon kişinin sergisini izlemeye gelmiş olduğundan bahsediliyor.  Yapay zekâ düşünmeye karar verirse … Anadol, ABD Vogue’u  için yapılan bir röportajda çalışmalarını şöyle anlatmış: “Veri, makine zekâsı ve mekân arasındaki ilişkiyi günümüz teknoloji ve üretim pratikleriyle anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. İşlerimdeki yenilik, geleceği hatırlamak için kurduğumuz hayallerin, sürekli değişen, fakat bireyi merkez alan sistemler, yazılımlar ve donanımlar ile buluşmasından ileri geliyor. Medya sanatlarının, bitmek bilmeyen sosyal medya hikâyeleri, dopamin salgılatan anlık paylaşım zevkleri ve artık her anımızı saran sanal sistemlerden uzaklaşmak isteyenler için iyileştirici deneyimlere dönüşebilme ihtimali bir hayli yüksek.” [Image]  Refik Anadol’un İsviçre’deki Galacier Dreams sergisinden. Fotoğraf: Nevin Tali Ölçer  Ardından gelen, “Gelecekte yapay zekâ tarafından üretilmiş eserler görecek miyiz?” sorusuna da yine bir soruyla yanıt vermiş: “Yakın zamanda yapay zekâ düşünmeye karar verirse, kendi anılarını ve kültürünü yaratmayı hayal edebilirse ve o kültür kendi sanatını üretebilirse, onu, makineyi aşan bir varlık olarak kabul edecek miyiz? Ya da edebilecek miyiz? Sanatta kırılma noktası tam olarak bu soruyla gerçekleşecek.”   Bu yazım 16.03.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Abramovic: Performans Sanatının Divası</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-12 18:11:54 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] İnsanlar haftalardır akın akın gidiyorlardı… Ben de gittim Marina Abramović’in Zürih Sanatevi’nde (Kunsthaus) sergilenen performans  sanatını görmeye… Sanatçının, sanat hayatı boyunca gerçekleştirdiği performansları video ve fotoğraflar şeklinde gözler önüne seriliyor… [Image]  Fotoğraf: Nevin Tali Ölçer Sırp sanatçı Abramović, 70’li yıllardan beri bedeninin sınırlarını keşfetmek, fiziksel haz ve acıya olan dayanıklılığını deneyimlemek, toplumsal arzuları ve sıkıntıları ifade etmek adına hayati tehlike içeren çok çarpıcı performansların divası… Çağdaş sanata, performans düşüncesinin yerleşmesini sağlamış.  Abromović’in unutulmaz performansları  Zürih Sanatevi’nde öğrencileri tarafından gerçekleştirilen ‚Imponderabilia‘ performansının orijinalini 1977’de sevgilisi Ulay ile bir galerinin iç kapısı eşiğinde karşılıklı birbirlerine bakacak şekilde çırılçıplak durarak gerçekleştirmiş. Tanışmalarını, yaşamlarında bir eşik olarak düşündüğünden, müzede onunla birlikte bir kapı oluşturmaya karar vermiş Abramović. İnsan kapıdan geçerken, hangisine yüzü dönük geçeceği konusunda seçim yapmak zorunda kalıyor…  1997’de Yugoslav Savaşları’nı protesto adına gerçekleştirdiği, 250 adet kanlı inek kemiği üzerine oturup, elinde bıçakla kemiklerin etlerini ayırması, Abramović’in unutulmayacak sanat performanslarından birisi: Savaşın acısı hâlâ gerçektir, ancak etten ve kemikten sıyrılmıştır. 2002 yılındaki ‘House with the Ocean View’ performansında ise, on iki gün boyunca New York’taki bir galeriye kurulmuş bir evde yemeden, konuşmadan, okumadan ve yazmadan herkesin gözü önünde yaşıyor. Bu ‘ev’, üç tane yan yana ve aralarında yaklaşık 70 cm uzaklık bulunan odadan oluşuyor. Odalar, galerinin bir duvarında asılı, iki metre yukarıda ve bunlara duvara dayalı merdivenle çıkılıyor. Sanatçı bu mekânda uyuyor, yıkanıyor, oturuyor; mahrem anlar gözler önüne seriliyor; özel mekân ve kamusal mekân arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor; mekân hapsedici bir yer; bedeni temsil ediyor…  Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi’nde sanatsal bir gala yemeği… 700 davetli… Bilet paraları 100 bin dolar kadar… Yuvarlak masaların orta kısmında çıplak kadınlar yatıyor, üzerlerinde de birer iskelet… Bu, Abramović’in ‘Nude with Skeleton(2002)’ eserinin reprodüksiyonu. Dikdörtgen masalardaki ‘performans’ da ürkütücü. Bu masaların orta kısımlarında sanatçılar sadece başları gözükecek şekilde yer alıyorlar, boyunlarından aşağısı masanın altında kalıyor. Davetliler beyaz kasap önlüğü giymiş bir hâlde yemeklerini yerlerken, sanatçılar ifadesiz bakışlarla öyle duruyorlar. Bu mizansen, kafası kesilmiş, masaya konmuş, donuk bakan bir insan mizanseni… Bir masada ‘Abramović pastası' var: Kendisi gerçek boyutta ve çıplak.… Göbeğine yıldız çizilmiş, sanki bıçakla gövdesine yara açılmış da izi kalmış gibi bir görüntü… Pasta, bizzat Abramović tarafından kesiliyor ve davetliler tarafından yeniliyor… [Image]  Rhythm 0, performansında masada bulunun nesneler  Bizi acı çekmek korkutur, bizi ölüm korkutur  En tanınmış performansı, 1974'te Napoli’de gerçekleşmiş olan ‘Rhythm 0’da sanatçı ayakta duruyor, önünde bir masa var: ”Masanın üzerinde bulunan 72 nesne ile bana dilediğinizi yapabilirsiniz. Ben nesneyim. Altı saat boyunca tüm sorumluluğu ben taşıyorum“ yazıyor. Masada çiçek, şarap, üzüm, kek, silah, bıçak, makas, ip gibi objeler var. İzleyiciler baştan Abramović’ e gül vermiş, kek yedirmişler. Birden birisi kadına tokat atmış, kadın tepki vermeyince eylemi birkaç kez tekrarlamış. bundan cesaret alan diğerleri masadaki nesnelerle kadına zarar vermeye başlamışlar; makasla giysilerini kesmişler, jiletle vücudunu çizmişler; tecavüze bile yeltenmişler. Performansın sonuna doğru, biri Abramović’i tabanca ile vurmaya kalkmış, Abramović’in gözlerinden yaşlar akmaya başlamış ve performansı sonlandırmış. Nihayet bir kadın ona sarılarak gözyaşlarını silmiş, bazıları da kanayan yaralarını temizlemiş. İnsanların son ana kadar saldırılara sessiz kalmış olmalarına ne dersiniz? Abramović ağlamaya başlayınca, saldırıda bulunanlar korkarak kaçışmış.  Uygar ve modern insanın da şiddet konusunda ne kadar kaygan bir zemin üzerinde durduğunu ortaya koyan bu sanat performansı, sosyal deney olarak da literatüre geçmiş. Abramović bu performansıyla ilgili: “Performansın özü, yapılan işi sanatçı ile seyircinin birlikte yapmasıdır. Hiçbir şey yapmadığımda, insanların ne kadar ileri gidebileceğinin sınırlarını sınamak istiyordum. Bu, o gece Studio Morra’ya gelen insanlar için yepyeni bir kavramdı. Ayrıca katılanların hem performans sırasında hem de sonrasında büyük bir heyecan yaşaması da son derece doğaldı. İnsanlar çok basit şeylerden korkar: Bizi acı çekmek korkutur, bizi ölüm korkutur. Benim Rhythm 0’da yaptığım şey –diğer performanslarımda da olduğu gibi- bu korkuları seyirciler için sahneye koymaktı: Onların enerjisini kullanarak kendi bedenimi mümkün olduğunca zorluyordum. Bu süreçte ben de kendi korkularımdan kurtuluyordum. Ve bunlar yaşanırken seyirci için bir ayna haline geliyordum – ben bunu yapabiliyorsam, onlar da yapabilirlerdi“ demiş. [Image]  The Artist is Present performansı  Artık kendini öğrenci yetiştirmeye adamış olan 78 yaşındaki Abramović “Performans sanatı garip bir şeydir, belli bir zamanda yaparsınız ama belirli zamanda o bütün süreci görürsünüz. Sonra o sürecin yok oluşunu görürsünüz ve elinizde anısından başka bir şey kalmaz’ der. Tiyatro ve performans sanatı arasındaki farkı da şöyle açıklar: “Tiyatroda bir rolü prova eder ve oynarsın. Tiyatroda kan ketçaptır ve bıçak gerçek bir bıçak değildir. Performansta her şey gerçektir. Bıçak gerçek bıçak ve kan kandır.“ Marina Abramović çocukluğunda anne ve babasının birbirine ve kendisine uyguladığı şiddete maruz kalmış bir sanatçı… Yaşamımızda şiddet olduğu sürece, sanatta şiddet temasının olmaması düşünülemez.  Bu yazım 09.02.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Yıla Ülkeler Nasıl Giriyor?</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-11 18:28:23 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] 18 yaşındaydım. O yıl Noel zamanı bir İspanyol ailenin yanında kaldım iki hafta boyunca… Aile sadece İspanyolca konuşuyor ben ise tek kelime İspanyolca bilmiyordum henüz. Yüzme bilmeyen bir insanın okyanusta hayatta kalma başarısıydı benimkisi. Öyle ki, sonunda oradan ayrılırken, bugünkü İspanyolcamın temellerini atmış hatta duvar örmeye başlamıştım bile… En önemlisi, 24 saatimi aileyle geçirdiğim için, günlük hayatlarına ve burada anlatacağım yılbaşı geleneklerine tanıklık etmek büyük bir deneyimdi. İspanya’da yılbaşı İspanyollar yılbaşı günü öğle yemeğinde mercimek yemeyi ihmal etmiyorlar. Her mercimek tanesi bir madeni parayı temsil ediyor ve yeni yılda zengin olmanızı sağlıyormuş. O gece aileyle birlikte büyük bir akşam yemeği yeniyor. Gece 12’ye doğru herkes televizyonunu açıyor. Her kanal Madrid’in ana meydanındaki büyük saatin görüntüsünü yayınlıyor. Saat gece yarısını 12 kez çaldığında, her dong sesinde bir üzüm yeniyor. Bunu yapmak öyle zor ki! İnsanlar üzümleri ağızlarına tıkıştırmaya çalışırken çok komik anlar yaşanıyor. 12 üzümün hepsini yemeyi başarırsanız gelecek yıl iyi şanslı olmayı garantilediniz demektir. İspanyollar böyle, peki acaba diğer ülkelerde yılbaşında neler yapılıyor diye araştırınca şu güzellikler çıktı karşıma: [Image]  Brezilya: Beyaz Kıyafetlerle Mevsim yaz olduğu için, 31 aralıkta insanlar sahilde oluyor. Gelenek gereği beyaz kıyafetler giyiyorlar. Beyaz, barış ve temizliği temsil ediyor; beyaz, denizler tanrıçası Yemaya’nın en sevdiği renk… Yemaya için denize çiçekler atıyor, giysileri üstlerinde olduğu hâlde dizlerine kadar denize giriyor ve 7 dalga üzerinde zıplıyor Brezilyalılar…  Danimarka: Zıplayarak Danimarkalılar da yeni yıla zıplayarak giriyorlar. Gece saat 12’yi gösterdiğinde ya bir sandalye ya da koltuk üzerine çıkıp yere atlıyorlar. Şans ve mutluluk getirirmiş bu zıplama. Sonra da “Kransekage” adında bir badem ezmesi pastası yiyorlar. [Image]  Yunanistan: Yeni Yıl Pastası Vasilopita  Yunanistan’da gelenek olarak, kâğıt ya da zarlarla küçük şans oyunları oynanıyor. Gece 12’den sonra yeni yıl pastası “Vasilopita” yeniyor. Bu pastanın içinde bir madeni para saklı, onu bulanın yeni yılda şanslı olacağına inanılıyor.  Kolombiya: Boş Bavulun Sırrı Kolombiya’da, yeni yılda şanslı olmak ve bol seyahat etmek isteniyorsa, 31 aralıkta gece yarısı boş bir bavulla evin etrafında ya da sokakta dolanmak bir gelenek. [Image]  İtalya: Vazgeçilmez Kırmızı Yılbaşında İtalyan kadın ve erkekler kırmızı iç çamaşırı giyiyor. Bu da, yeni yılda özellikle aşkta şans ve başarı anlamına geliyor. Bir efsaneye göre, Antik Roma’da İmparator Augustus’tan kalma bir şey; o zamanlar kırmızı iç çamaşırının şans getirdiğine inanılırmış. Ama bu geleneğin aslında Çin’den geldiğini söyleyenler de var. Çin’de de kırmızı, şans ve refahı temsil ediyor. İspanya ve Fransa’da da yılbaşında kırmızı iç çamaşırı giyme âdeti var.  Filipinler: Her Şey Yuvarlak  Bu ada devletinde yılbaşında her şeyin yuvarlak olması gerekiyor. Bu yüzden 31 aralık gecesi yemek masasında misket limonu, portakal, ananas, üzüm gibi on iki yuvarlak meyve bulunuyor. Yani her aya bir meyve! Masanın da yuvarlak olması önemli. Zira, yuvarlak şeylerin yeni yılda şans getireceğine inanılıyor. Hatta bazı insanlar puantiyeli kıyafetler giyiyorlar o gece… Eminim daha bir sürü farklı yılbaşı geleneği var; hepsi de insanları  bir araya getirerek, onlara eski yıla  ‘elveda’, yeni yıla ‘hoş geldin’ dedikleri neşeli anlar yaşatıyor… Dünya insanlarının farklılığına rağmen ya da o sayede doğan kültür zenginliği içinde, huzur, barış, sevgi ve saygı ile yaşayacağımız bir 2025 diliyorum…   Bu yazım 07.01.2025 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Aralık Ayı ve Zaman</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-11 18:19:17 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Aralık, bir tiyatro sahnesinde, yılın son perdesi… En uzun gecenin, en parlak yıldızların, yollarda koşuşturan kuru yaprakların, mantoların, şapkaların, eldivenlerin, soğukta titreyen evsizlerin, caddelerde kestane kokusunun, sobaların, şöminelerin bilge sahibesi… Soğuk rüzgârlar acımasızca eserken, her günü, bir yılın sonuna, yeni bir yılın başına sürüklerken seni, bembeyaz kar tanelerinin gri asfalta düşüşüne tanıklık eder Aralık… Aralık’ta aydınlatır Noel ışıkları telaşlı adımların arşınladığı karanlık caddeleri, üşüyen yüzleri… Vitrinlerdeki Noel Baba’ya, rengârenk hediye paketlerine hayranlıkla bakan çocukların gözlerindeki ışıltıdadır Aralık… Zamana dair düşüncelerin en yoğun olduğu aydır; bir bitişin içinde yuvalanmış başlangıçtır… Aralık insana sabrı öğretir. Dallarımızda eski yılın izleri, köklerimizde yeni yılın hayalleri… Çıplak ağaçlar gibi bekleriz biz de… Aralık fısıldar kulağımıza: Her son bir başlangıcın tohumu. Zamanın döngüsü bitimsiz ve sen o döngüde sadece bir oyuncusun. Eski yılla beraber senin rolün de biter. Hadi, yeni oyuna hazırlan!   Bu yazım 07.12.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Alplerde &#39;Sözleşmeli Çocuklar&#39;</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-11 18:14:42 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Ilık bir sonbahar gününde, alışveriş sonrası biraz dinlenmek üzere, bir banka yerleşiyorum yüzümü güz güneşine vererek…Birkaç dakika sonra, oldukça yaşlı, tıknaz, güler yüzlü bir kadın gelip oturuyor yanıma; anlaşılan o da eve gitmeden önce dinlenme ihtiyacı duymuş. Merhabalaşıyoruz… “Hava serin ama güneşli” diyor zayıf bir sesle. “Ne kadar şanslıyız; bu güzel şehirde harika bir sonbahar yaşıyoruz” diye yanıtlıyorum. “Evet, ben şahsen bu şansı çok hak ettim” derken derin bir iç çekiyor. “Bazen hayat çok zor” diyorum. “Uzun yıllar boyunca ezildim” diye fısıldıyor… İsviçrelilerin, içlerini dökme konusunda çok çekingen olduğunu, hatta bunu saygısız bir davranış olarak nitelediğini bildiğimden, kadıncağızın rahat etmesi için “paylaşmak istediğiniz bir şeyler varsa, sizi dinlemeye hazırım” diyorum. “Çok naziksiniz… Evet, bugün yine geçmiş üstüme çöktü, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Konuşmak bana iyi gelir” diyerek konuya giriyor. “Anne babamız hiç gelmezdi” “Ben bir Verdingkind (sözleşmeli çocuk) idim. Ailem çok fakirdi; 7 yaşımdayken, kilise beni ailemden alarak, Bern’in bir köyünde küçük bir çiftliğe verdi. Orada ahırda ve tarlada çalıştırıldım. Başka üç dört çocuk da vardı o çiftlikte çalışan… Onlar da benim gibi ailelerinden koparılmıştı. Samanlıkta yatırıyorlardı bizi, birbirimize sarılarak ve ağlayarak uyuyorduk. Sabah beşte zorla uyandırıyordu bizi çiftçi, elimize kuru ekmek tutuşturuyordu; çıplak ayaklarla, aç ve yorgun çalışıyorduk bütün gün tarlada. Dar bir yol vardı çiftlikte,yukarı doğru çıkardı ve tepeden tren istasyonu gözükürdü. Biz çocuklar yukarı çıkıp, ailelerimiz geliyor mu diye bakardık. Ama anne babamız hiç gelmezdi. Ah bu çok acıydı! Bir çocuk buna dayanamayarak hayatına son verdi. Ben yıllarca çiftçi adam tarafından cinsel istismara uğradım. Ağlıyor ama sesimi çıkaramıyordum. Hiç gözümüzün yaşına bakmadan dövüyorlardı bizi en ufak hatamızda… Sonra, bir mucize oldu, başka bir köyden genç bir çiftçi çıktı geldi iş için, beni orada gördü ve hayatımı kurtardı. Elimden tutup arabasına bindirdi, kendi ailesinin çiftliğine götürdü. Benden 6 yaş büyüktü. Bana âşık olmuş ilk bakışta, öyle anlattı sonradan. Ben tüm duygulardan mahrum büyüdüğüm için onun duygularına asla karşılık veremedim evliliğimiz boyunca… Çok iyi bir adamdı. Nazikti. Bana çok iyi baktı. Artık kölelikten kurtulmuş ama travmalarımdan kurtulamamıştım. Geçen sene kaybettim değerli eşimi. Gördüğünüz gibi, hayat beni çok yordu çocukluğumda ve gençliğimde… Neyse, sizi daha fazla meşgul etmeyeyim, teşekkür ederim beni dinlediğiniz için. Eve gideyim artık, hava kararmaya başladı.” Kadın gittikten sonra üstümden kamyon geçmiş gibi hissettim kendimi… Her insanın bir hikâyesi olduğu ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, ya daha iyi ya da daha kötü olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalmıştım bir kez daha…  Haklar ülkesinde ‘sözleşmeli çocuklar’ Evet, peyniri, çikolatası, Alp Dağları ile meşhur, demokrasinin kalesi, haklar ülkesi, özgür ve zengin İsviçre’nin karanlık tarihinden çıkıp gelmişti bu kadın… Peki, ‘sözleşmeli çocuklar’ kimlerdi? 14 yaşın altındaki çocukların fabrikalarda çalıştırılmasının 1789’da yasaklanması kararı yüzünden, ‘sözleşmeli çocuklar’ (Verdingkinder) İsviçre’de, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın ortalarına kadar süregelen ve oldukça trajik sonuçları olan bir çocuk hakları ihlali uygulamasını ifade ediyor maalesef… Bu dönemde yoksul ya da boşanmış ailelerin çocukları çiftçilere veya varlıklı ailelere sözleşmeli olarak veriliyordu. Uygulamanın amacı, onların daha iyi yaşam koşullarına sahip olmalarını sağlamak ve ülkede tarımsal iş gücü açığını kapatmak olsa da yaşları 6 ila 15 arasında değişen on binlerce çocuk, gerçekte çoğunlukla ağır işlerde köle gibi çalıştırılıyordu. Günlük yaşamları tarla, hayvan bakımı gibi fiziksel olarak yorucu işlerle geçiyor hatta bazıları okula bile gönderilmiyor, şiddet ve istismara da uğruyordu. Devlet ve kilise gözetiminde yürütülen bu uygulama, birçok çocuğun fiziksel ve psikolojik zarar görmesine yol açmıştı. Uygulamayı özellikle kilise yürüttüğü için çocukların bu şekilde çalıştırılması uzun yıllar sorgulanmamış, tartışmaya açılsa dahi din uygulamalarına karşı bir eylemmiş gibi görülmüştü.[Image]  Çocuk hakları 1970’lere gelindiğinde, kamuoyunun baskısı ve insan hakları savunucularının girişimleriyle ‘sözleşmeli çocuk’ uygulaması sona erdi. Bu durum, İsviçre’de çocuk hakları konusundaki farkındalığı artırarak çocukların korunması için yasal düzenlemelere gidilmesine yol açtı. İsviçre hükümeti, bu trajik geçmişiçin özür diledi. Günümüzde birçok eski ‘sözleşmeli çocuk’, yaşadıkları deneyimleri anlatıyor ve bunların kayda geçmesi için çeşitli kuruluşlarca destekleniyor. 2016 yılında kendilerine federal hükümet tarafından tazminat ödenmesi kararlaştırıldı. O yıllarda sırf İsviçre’de değil, İsveç ve İngiltere gibi ülkelerde de benzer uygulamalar yaşanmıştı. Ne yazık ki günümüzde de dünyanın birçok ülkesinde çocuklar hâlâ türlü istismarlara uğruyorlar. Tüm dünyada çocuk haklarının korunması ne kadar önemli değil mi?   Bu yazım 13.11.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Varyemez Hetty Green</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-10 18:46:47 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] 1934 tarihli, Hetty Green'in hayatını anlatan "You Can't Buy Everything"  adlı film.  “Param! Zavallı paracığım! Canım, sevgilim benim! Aldılar elimden seni! Sen olmayınca ben neye sığınırım artık, neyle avunur, neyle sevinirim?” diye bağırır Molière’in ünlü CİMRİ adlı oyunundaki Harpagon karakteri…[Image] Harpagon, rahat ve mutlu yaşamak amacıyla biriktirmez; o bir tür meta fetişistidir denebilir. İlk kez 1668 yılında oynanmış olan bu eser, o zamanın Paris burjuvasının parayı bütün insani değerlerin üstünde tuttuğunu vurgular ve para temelinde biçimlenen toplumsal ilişkileri hicveder. Harpagon bir oyun karakteriyken, Amerika’da 1834-1916 yılları arasında sahiden yaşamış olan, “Wall Street Cadısı” lakabıyla tanınan Amerikalı iş kadını Hetty Green, varlık içinde yokluk yaşayarak, aşırı cimriliği yüzünden Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş.  Wall Street Cadısı Beraber yaşadığı dedesinin gözleri iyi görmediğinden, ekonomi ile ilgili haberleri 6 yaşındaki Hetty’e okutuyormuş. İnanılacak gibi değil ama, 8 yaşına gelince ilk  banka hesabını açtırmış Hetty. 13 yaşına kadar o kadar çok ekonomi ve finans ile ilgili belgelerle haşır neşir olmuş ki, edindiği bilgi birikimi sayesinde, henüz 13 yaşındayken ailesinin muhasebe sorumluluğunu üstlenmiş.[Image] Hetty 30 yaşındayken babası ölmüş ve ona yüklü bir miras bırakmış. 33 yaşındayken milyoner Edward Green ile evlenmiş, iki çocukları olmuş ama tüm parasını kaybeden kocasından boşanmış, kendi servetini idare etmeye devam etmiş. Zekice yatırımlar yaparak, dünyanın en zengin kadınlarından biri olmuş. Yaşadığı dönemde kadınların iş dünyasında bu kadar başarılı olması pek görülmezmiş. Hetty Green parayı akıllıca yönetebildiği gibi, kriz dönemlerinde de fırsatları değerlendirebiliyormuş. Demiryolları, gayrimenkul ve devlet tahvilleri gibi alanlara büyük yatırımlar yapmış. Erkek egemen finans dünyasında azim ve strateji ile kendine yer edinmiş. Sert ve pragmatik tavrı nedeniyle pek çok kişi tarafından eleştirilmiş olan Hetty vizyoner bir isimmiş.[Image] Cimrilik konusunda rekor kırmış olan zengin Hetty, emlak vergisi vermemek için hiç ev satın almamış, ucuz varoş pansiyonlarında yaşamını sürdürmüş. Isınmak için para harcamadığı, giysisini paçavra haline gelmeden değiştirmediği söyleniyor. İki çocuğuna ve kendine asla yeni elbiseler almadığı için, sokakta görüldüğünde dilenci sanılırmış. Her gün aynı siyah elbiseyi giyiyormuş. Sabuna para vermek istemediğinden, elbisesinin yalnızca alt kısmını, yani yerle temas ederek kirlenen kısmını arada bir temizlermiş. Evinin yakınındaki bakkala gider, orada çürük sebze/meyve ve bayat kurabiyeleri değerinin altında alırmış. Cimriliklerine son vermeyen Hetty, okuduğu gazeteleri oğlu Ned’e verip, satmasını istermiş. Ned bir gün gazete satarken ayağını kırmış. Ancak pansiyonun çevresindeki hastaneler paralı olduğu için, annesi onu biraz daha uzaktaki, devletin yetim ve fakirlere tesis ettiği bir hastaneye götürmüş, fakat iş işten geçmiş ve bacak kangren olmuş, Zavallı Ned’in bacağı kesilmiş.   Kefenin Cebi Yok Hetty Green, 81 yaşındayken, New York’ta bir markette satıcıyla şişe sütlerin fiyatı konusunda tartıştığı esnada çok sinirlenmiş ve kalp krizi geçirerek ölmüş. Dolayısıyla, ömrü cimrilikle geçen bu zengin kadının ölümü de cimrilik yüzünden olmuş. Kışın soğuktan korunmak için ısıtıcı herhangi bir cihaz kullanmak yerine vücuduna gazete kağıtları saran Hetty, öldüğünde arkasında bugünün parasıyla 4 milyar dolar gibi bir servet bırakmış. Neyse ki çocukları onun gibi davranmamış, cömert bir hayat yaşamış ve pek çok hayır işi yapmışlar. Pintiliğine rağmen, Hetty’nin hikâyesi, kadınların finans dünyasındaki varlığını erken dönemlerde gösteren önemli bir örnek olarak hafızalarda yer etmiş. Kendisini daha yakından tanımak isterseniz, 1934 yapımı ‘You Can’t Buy Everything’i izlemenizi öneririm.   Bu yazım 10.10.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Mantarın Gizemli Dünyası</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-10 18:32:38 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Bir sahil restoranının masalarından birinde, güneşin denizin maviliğine gömülüp gözlerden kaybolmaya çalıştığı anlarda, leziz bir yemek eşliğinde, mikolog olan bir dostumla sohbet ediyorduk. Yemeğimiz istiridye mantarıydı. Ve tabii sohbetimiz mantarlar dünyasına uzandı. Bildiğiniz gibi, mantarları inceleyen bilim dalına mikoloji, bu uzmanlık dalı ile uğraşan bilim insanlarına da mikolog deniyor. Dostum çok konuşkan bir insan olduğu için, mantarlar hakkında hep merak etmiş olduğum soruları hiç çekinmeden sıraladım kendisine. Mantar bitki değil ki! “Mantar enteresan bir bitki. Lezzeti de müthiş”dedim. O derhal “Mantar bitki değil ki!” diyerek tepki gösterdi. “Haha, ne peki? Hayvan mı yani?” diyerek güldüm.  “Mantar, canlıların sınıflandırıldığı beş ana dünyadan biri olan Fungi kategorisine ait, Fungi Yunanca bir kelime. Mantarların biyolojisi hayvanlardan da bitkilerden de farklı. Bitkiler besinlerini, güneşten aldıkları enerjiyle kendi içlerinde sentezliyor. Hayvanlar besini yiyor, işine yarayanı tutuyor, gerisini dışkılıyor. Mantarlar klorofil içermiyor, fotosentez yapamıyor, enzim salgılıyor, besini vücutları dışında çürütüyor, çürüme sonucu ortaya çıkan element ve bileşiklerden işine yarayanları emerek alıyorlar. Kalanlar toprağı zenginleştirdiği için, diğer canlıların gıda üretimine de katkısı oluyor.” dedi Dostumu şaşkınlıkla dinledim. “Enteresan, bitkiler ile mantarlar arasında başka hangi farklar var?” diye sordum tabağımdaki mantarı keserken. 100 bini  aşkın mantar türü! “Mantarlar; hayvanlar, bitkiler ya da bunların artıkları (ölü organik maddeler) üzerinde yaşıyorlar. Bitkiler üreticiyken, mantarlar tüketici. Güneş ışığı almadan yaşayabiliyorlar. Köke benzer lifleri var, oysa bitkilerin kökleri var. Mantarların gövde ve yaprakları da yok; hemen hemen her yerde kolaylıkla yetişip büyüyorlar, bitkilerden daha dayanıklılar” dedi. Ben de  “Peki bir mantar nasıl oluşuyor?” diye sordum. “Bitkilerin üreme organı çiçektir biliyorsun, oysa mantarların yaşam döngüsü sporlarla başlıyor. Sporlar, nemli ve karanlık ortamlarda filizlenerek miselyum yani ipliksi yapılar meydana getirerek, toprağın altında geniş alanlara yayılıp besin arayışına girişiyorlar. Uygun koşullarda miselyumlar meyve veren yapılar, yani mantarlar oluşturuyorlar. Yeryüzünün hemen her yerine dağılmış 100 bini aşkın mantar türü var.” diye vurguladı. [Image]  Köy göçüren, ölüm meleği “Mantardan zehirlenen insanlar var. Çok dikkatli olmak gerek demek ki mantar toplarken, iyi tanımak lazım mantarları” dedim.“ Evet, Türkiye’de yaklaşık 15 tür öldürücü mantar var ve bunlar bol miktarlarda bulunan türler. Köy göçüren, ölüm meleği gibi mantarlar Türkiye’deki mantar zehirlenmelerinin ve bu nedenle ölümlerin yüzde 80’ini oluşturuyor. Biliyor musun, mantar zehirlenmesinden dolayı ölümler genellikle 5 ila 7 gün arasında gerçekleşiyor. İnanmayacaksın ama, 3 ay, hatta 6 yıl sonra böbrek yetmezliğinden öldüren mantarlar var.” Gözlerim faltaşı gibi açılmış dinlerken, dostum iyice kaptırmıştı kendini konuya: “Mantarların tıpta da önemli bir yeri var. Penisilin gibi antibiyotikler mantarlardan elde edilmiştir. Sonuç olarak mantarlar, hem ekosistemlerdeki döngülerin korunmasında hem de birçok canlıya besin kaynağı olarak çok değerliler. Toprak altında sosyalizm yapıyorlar resmen” diye ekledi dostum. “Yok artık!” diyerek güldüm.  [Image]Toprak altında yardımlaşma “Evet, sahiden, mantar lifleri toprak altında bitki köklerine bağlanıp, onları uzatıp birbirine bağlayarak ağlar kuruyorlar. Buna bitki mikoriza ile enfekte olmuş deniyor. Dünyadaki bitkilerin % 90’ından fazlası bu şekilde hayatta kalıyor. Mantar, yeraltında bitkinin köklerine su ve mineralleri ulaştırıyor böylece. Bunun karşılığında ise, bitkinin fotosentez ile ürettiği karbonhidrat  bileşiklerini alıyor. Mantarlar, saldıkları uçucu koku molekülleri sayesinde birbirleriyle iletişim halindeler. Aynı mantar birden fazla bitkiye bağlı olduğu için bitkiler birbirleriyle de yardımlaşma içindeler. Simbiyoz, yani iki organizmanın karşılıklı yardımlaşmayla hayatlarını ortak sürdürmeleri, ekolojik sürdürebilirliğin olmazsa olmazlarındandır bilirsin. Mantar ağlarına bağlı olmak, evrimsel süreç boyunca hayatta kalmaya çalışan bitkinin yaşam şansını artırıyor. Bu müthiş bir şey!” Şaşkınlıkla ve hayranlıkla dinledim kendisini. “Meğer hiçbir şey bilmiyormuşum mantarlar hakkında” dedim. “Daha söyleyecek çok şey var mantar dünyası üzerine, bu akşamlık bu kadar ” dedi mikolog dostum. “Mantarlardan öğreneceğimiz çok şey varmış. Yardımlaşmanın, ağlar kurmanın, birbirimize destek olmanın önemini bir kez daha anlamış oldum bu sayede, sağ ol dostum…” derken, masamıza gelen meyve tabağına uzandı elim…   Bu yazım 07.09.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Madalyonun Arka Yüzü</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-10 18:21:36 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]  Yaz ayları… Deniz, güneş, dinlenme sözcüklerinin bir araya geldiği aylar… Tatil zamanı! Bizzat tanık olduğum bir olay sonrası yazıyorum bu satırları… Soğuk kış günlerini ardında bırakıp, bir ton para vererek Avrupa’da kitle turizminin yaşandığı ülkelere, denize koşanların, kovulmayı göze alması gerekiyor son haftalarda. Zira, turistlere karşı protesto yürüyüşleri yapılıyor Malaga’da, Granada’da, Sevilla’da… Örneğin, ünlü Mallorca adasına parti yapmaya, güneşlenmeye, yüzmeye gidenler para cezası ve yasaklarla karşılaşıyorlar. Aynı şekilde, yine bir İspanyol adası olan Tenerife’de ise halk sokağa dökülüyor, “tourist go home” yazan pankartlarla turist istemediğini haykırıyor. Yunanistan’da sahilde güneşlenen turistlerin altından şezlonglar çekiliyor neredeyse, evinize gidin, deniyor. En küstah tavrı ise halk Barselona’da gösteriyor; öfke içinde, su tabancalarıyla yürüyor, restoranlarda neşeyle “Tapas” yemekte olan turistlerin üzerine… Özellikle insanlarda çevre bilinci arttığı için, kitle turizmine karşı bir ayaklanma yaşanıyor bu yıl, çok fazla turist istenmiyor, turist sayısı sınırlasın deniyor, çünkü madalyonun arka yüzünü görmeye başladı halk.[Image] En önemli protesto nedeni Turist sayısı arttıkça, çöp miktarı da artıyor, gürültü ve trafik çekilmez hâle geliyor, denizler kirleniyor. Belde halkı denize girecek yer bulamıyor, bütün fiyatlar fırlıyor. İtalya, fırsattan istifade, otel ve yiyecek fiyatlarını yüzde 20 artırmış durumda. Ülkesine para kazandıran turiste minnettarlığını bu şekilde gösteriyor (!). Ev sahipleri evlerini tatilcilere pahalıya kiralıyorlar. Yerel halkın uçuk rakamlı ev kiralarını ödeyebilmesi yakında mümkün olmayacağa benziyor. En önemli protesto nedeni bu aslında. Ve şu bir gerçek ki, turistler kitleler halinde belli tatil yerlerine gidiyorlar yıllardır.  Sonra, o yerler kirlendiğinde, kalite bozulduğunda, pahalandığında, kendileri için yapılmış olan otelleri müşterisiz bırakıyorlar. Çünkü rotalarını artık yeni ülkelere, yeni tatil beldelerine çevirmiş oluyorlar…   Bu yazım 15.08.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Cehennemden Cennete Bir Yol Var </title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-04 11:31:13 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] ‘Bugün size diyorum ki, dostlarım, şu ânın getirdiği güçlüklere ve engellemelere rağmen bir rüyam var benim. Amerikan rüyasına derinden kök salmış bir rüyadır bu. Bir rüyam var…’diye başlamıştı Martin Luther King o efsanevi konuşmasına 28 Ağustos 1963’te… Evet, ben de size bu ülkenin bir vatandaşı olarak bir hayalimden bahsetmekten istiyorum. Benim derdim sokak hayvanları. Sahipsiz Hayvanlar Gün gelecek, sokaklardaki sahipsiz hayvanlar kendilerine ait bir yaşam alanında yaşayacaklar… İtilip kakılmayacak, sefil olmayacak, trafiğe kurban gitmeyecekler… [Image] Gün gelecek, hayvan severler tarafından sokaklarda beslenmeye çalışılan kediler ve köpekler, devletin, belediyenin ve hayvan severlerin ilçelerde elbirliğiyle bir proje hayata geçirecekler. Etrafı telle çevrili korularda karınları tok, doğal ortamlarında, birbirleriyle oynayarak, veterinerler tarafından kısırlaştırılmış ve tüm kontrolleri yapılmış olarak yaşayacaklar ömür boyu… Gün Gelecek, anneler babalar çocuklarını alıp hafta sonları o koruya gidecekler. Girişte sembolik bir ücret alınacak kendilerinden; tabii isteyen ayrıca bağışta bulunacak. Mama hediye getirecek çocuklar, elleriyle yedirebilecekler getirdikleri mamaları koru sakinlerine.  Ziyaretçiler için yapılmış olan banklarda oturup, yürüyüş yollarında, kuş sesleri ve hayvanlar eşliğinde doğada yürüyecekler… Hayvan sevgisini öğrenecek çocuklarımız orada hayvanları severken, onlarla oynarken… Kendilerinden önceki nesiller gibi ev hayvanı alıp, bir müddet bakıp sonra da sokağa atmayacaklar; hayvan sevgisinin hayvana sokakta bakmak değil de, doğal ortamında bakmak olduğunu anlamış olacaklar… Hayvan haklarına saygılı olmayı öğrenecekler. Ve elbette isterlerse oradan hayvan sahiplenebilecekler. O hayvanı evlerine götürebilecekler ya da evleri uygun değilse, orada bırakıp bakımını üstlenecekler, ziyaretine gidecekler…  Sokak Hayvanı Gün gelecek, ‘sokak hayvanı’ kavramı artık yok olmuş olacak. Çünkü onlar artık sokaklarda değil, ’kedi-köpek koruları’ ndaki kulübeciklerde, hak ettikleri şekilde yaşayan ‘mutlu canlılar’ olacaklar…  Hayvan barınağı  Gün gelecek, ‘hayvan barınağı’ kavramı da sözlüklerden çıkarılmış olacak. Ve bu umudumu pekiştiren bir haberle karşılaştım bugün Instagram’da: Sakarya’da, SEVPATİ tam da hayalime yakın, müthiş örnek bir projeyi gerçekleştirmiş. Hayvanlar için yaşam alanları kurmuş. Sanki rüyam gerçek olmuş gibi hissettim kendimi, o kadar sevindim ki… Bu projenin tüm ülkeye yayılmasını umut ediyorum. Keşke derhal devlet ve halk el ele vererek yola çıksa… Gün gelecek, her birimiz, tüm ülkede, çok insani bir projeyi nihayet hayata geçirmiş olmanın gururunu yaşayacağız.  Bu yazım 23.07.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kadınlar Grev Yaparsa</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-04 11:13:45 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] ‘İyi insanlar sorunları önlemek için çaba sarf ederler.’ Konfüçyüs 14 Haziran 2024 günü… Bahnhofstrasse, Zürih…  [Image] Araç ve tramvay trafiği durmuş… Kentin en büyük alışveriş caddesi âdeta tamamen mor renge bürünmüş… Tesadüfen oradayım. Coşkulu bir insan nehrinin ‘kıyısında’ yürürken buluyorum kendimi… Birden bir sessizlik: Oturma eylemi, ardından yine arşa yükselen bir uğultu, sonra sloganlarla coşan dev bir kitle, daha sonra da küçük bir tiyatro oyunu… Müziğe eşlik eden kadın sesleri ve danslar… Kucaklarında ya da yanlarında çocuklarıyla gelmiş bazı anneler; çocukların taşıdığı pankartlarda ‘annem öfkeli’ yazıyor… Rengârenk bir ortam… Bu kadar çok kadını bir arada görmemiştim hiç. Onların yanı sıra yürürken arada bir kulaklarımı ellerimle kapamak zorunda kalıyorum, desibel çok yüksek… [Image] İsviçre’de ilk olarak 2019 yılında yarım milyona yakın kadın, sokakları istila ederek grev yapmıştı. O günden beri sadece 8 Mart’ta sokağa çıkmıyor kadınlar, her 14 Haziran’da, ‘Kadın Grevi’ kapsamında Bern, Lozan, Cenevre, Zürih başta olmak üzere çok sayıda kentte yürüyüş yapıyor, seslerini duyuruyor, ellerinde döviz ve pankartlar taşıyorlar. Sendikalar ve kadın örgütleri düzenliyor bu eylemi. [Image]Bu yıl, ülke genelinde 300 bini aşkın emekçi kadın katılmış yürüyüşe; erkek destekçiler de var aralarında. Farklı tiplerden kadınlar bir araya gelmiş. Zürih şehrinde 175 farklı ülkeden insan yaşadığı göz önüne alındığında, bu çok normal bir durum elbette. Hepsinin taleplerinin merkezinde yine eşit ücret, makul emeklilik maaşı gibi haklar var. Kadın-erkek arasındaki eşitsizlik ortadan kalkmalı diyorlar. Kadınların birçok alanda maruz kaldığı ayrımcılığı ve şiddeti vurguluyorlar; Evde, işyerinde, okulda velhasıl her alanda ataerkil sisteme karşı öfkeliler. ‘Kadınlar savaş istemiyor’ mesajını veriyorlar. Kadınların uğradığı her tür şiddete karşılar, siyasal haklarını istiyorlar ve asla mücadele etmekten geri durmayacaklarını haykırıyorlar. İsviçre’de 1995 yılında Federal Mahkeme tarafından ‘kadın erkek eşitliği’ yasalaşmış olsa da, uygulamada durum öyle değil ne yazık ki. ’Stop Femizid’ yazıyor bazı pankartlarda, yani kadın cinayetleri sona ermeli diyorlar. Resmî istatistikler gösteriyor ki, İsviçre’de her 15 günde bir kadın cinayeti işleniyor. Fail genellikle eş, eski eş ya da sevgili.[Image] Ellerdeki pankartlardan, ağızlardan çıkan sloganlardan anlaşıldığı gibi, bu protesto, haksızlığa uğrayan, cinayete kurban giden dünyadaki diğer kadınları da kapsıyor. Montesquieu’nün ‘bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir’ sözü geçiyor kafamdan o anda. İran’da katledilen Jîna Emînî’nin fotoğraflarının da taşındığı yürüyüşte, kadın dayanışmasının her alanda büyütülmesi gerektiği savunuluyor. Irkçılığın, cinsiyetçiliğin, sömürünün, savaş göçmenleri karşıtlığının ve adaletsizliğin olmadığı barış içinde bir dünya isteği dile getiriliyor. ‘Eşit işe eşit ücret istiyoruz’, ‘Faşizme ve ataerkilliğe karşı ayaktayız’  tarzı sloganlarla inliyor cadde… O esnada yağmur çiselemeye başlıyor. Şemsiyemi açıyorum. Ara sokaklardan birine giriyorum hızlı ve düşünceli adımlarla… Bir pankart yazısı gözlerimin önünde tekrar canlanıyor: ‘Kadın durursa dünya durur’…  Bu yazım 22.06.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Tanrıça Demeter ve Mevsimler</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-09-04 11:02:49 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Antik Yunan tanrıları ve tanrıçalarının dünyasına gidelim bir an için… İlk zamanlarda mevsimler yoktu… Güneş vardı, yağmur yağardı, toprak bereketliydi… Zeus’un kardeşi ve kızı Kore'nin (Persephone’nin)  annesi olan Demeter, Yunan mitolojisinde tarımın, bereketin, mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçasıdır. Homeros’un destanlarında, “güzel saçlı kraliçe” ya da “güzel örgülü Demeter” diye geçer. İnsanlara toprağı ekip biçmesini öğreten bu tanrıçadır. Ekinleri, özellikle de buğdayı simgeler, her yere bereket dağıtır. Bir gün, çok sevdiği, dünyalar güzeli kızı Kore arkadaşları ile çiçek toplarken ölüler dünyasının tanrısı Hades, müthiş bir gürültüyle sarsılıp açılan yerden, dört siyah atın çektiği bir arabayla yeryüzüne çıktı. Kızı kavradı ve anında gözden kayboldu. Hades Kore’ye âşıktır; onu yeraltına, ölüler ülkesine götürür. Demeter, kızının yeraltına kaçırıldığını öğrendiğinde depresyona girer (!). Onun mutsuzluğundan dolayı, yağmur yağmaz, dünya sıcaktan kavrulur, toprak ürün vermez olur. Zeus arabuluculuk yapmaya kalkar. Oysa, [Image]Hades, kardeşi Zeus’a Kore’ye âşık olduğunu söylediğinde, Hades’e Kore’yi kaçır diyen Zeus’tur. Kore’den haber almak için Hermes’i Hades’e yollar. Hades bu arada, Kore ile evlenmiş ve onu yeraltının tanrıçası yapmıştır. Kore artık “Persephone” adını almıştır. Hermes Persephone’a nasıl olduğunu sorduğunda, iyi olduğunu ama tek sıkıntısının sevdiklerini ve yeryüzünü, en çok da annesini özlemek olduğunu söyler. Karısının mutluluğunu isteyen Hades ne yapacağını bilemeyerek: “Yeraltında bir şey yiyen biri burayı terk edemez” der. Persephone çekinerek “Altı nar tanesi yedim” der. Hermes “Her nar tanesi için bir ay yeraltında kalsın, yılın geri kalan kısmını da annesiyle yeryüzünde geçirsin” der. Hades bu öneriyi kabul eder. Ve Persephone her yeryüzüne çıktığında, Demeter dünyaya baharı getirdi. Demeter’in mutluluğuyla da toprağa yeniden bereket geldi. O günden sonra her yıl altı ay Demeter’in mutluluğu sayesinde bahar ve yaz, üzüntüsü yüzünden de güz ve kış yaşanmaya başladı… İşte mevsimlerin hikâyesi… Ruhunuzda tek mevsim ilkbahar olsun; Çocuk gibi kıpır kıpır, neşe dolu ilkbahar…  Bu yazım 02.06.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Doğa</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-08-29 19:38:29 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Merhaba. Benim adım DOĞA. Sağlığınızın ve refahınızın temeliyim.  Size temiz hava, su, yiyecek ve yeşil alanlar gibi değerler sunuyorum. Çevre, iklim ve sağlık arasındaki bağlantıyı fark ederseniz, keyifle ve uzun yaşarsınız. Kirliliği azaltarak, yaşam kalitenizi iyileştirir ve hastalıkları önleyebilirsiniz. Dünyada her 10 erken ölümden biri benim kirletilmiş olmamla ilgili; bunun bilincinde misiniz? Ne olur havamı temiz tutun! Ben zarar görürsem, sizin sağlığınız da zarar görür. Solunum ve kalp-damar hastalıkları gibi kirlilikle ilişkili hastalıklarla baş etmeye çalışıyorsunuz. Oysa hem ekosistem sağlığı hem de insan sağlığı söz konusu olduğunda, zararı önlemek, onarmaktan çok daha ucuz ve kolay. Siz de iyi biliyorsunuz ki, ekosistem içerisinde yer alan her canlı, bende dengelerin kurulması için farklı roller oynar: Arılar çiçeklenmeye yardımcı olur, böcekler yabani otları temizler ve kuşlar çekirge popülasyonunu dengede tutar… Her bir canlı, birlikte var olduğu diğer canlılarla ilişkili, dolayısıyla, birinin sayıca artması ya da azalması, tüm ekosistemi ciddi şekilde etkiler.  Hayatta kalmak ve gelişmek için ihtiyaç duyduğunuz her şey bana bağlı. Bana verdiğiniz zararlarla iklim değişiyor. Emisyonları düşürün. Kimyasallarla ilgili yasaları değiştirin. Lütfen acil önlemler alın sonradan pişman olmamak adına… Gelecek nesilleri düşünün… Nasıl kıyarsınız o çok sevdiklerinize? Etrafınıza bakın; beni, kendini, sevdiklerini, hayatı ve dünyayı sevip sayan, çevre politikasına önem veren ülkelerde insanlarla iyi bir alışveriş içindeyim… Ben memnun, onlar mutlu ve sağlıklı…  Bana iyi bakarsanız, musluktan yüksek kalitede su içebilirsiniz. Su kıtlığı yaşıyorsunuz, önlemler almazsanız daha da çok sıkıntı yaşayacaksınız.  Yaşadığınız çağın belki de en öncelikli sorunlarından biri iklim krizi! İklim koşullarında meydana gelen değişiklikler birçok canlı türünün varlığını tehlikeye sokuyor. Kuraklık nedeniyle otçul hayvanların besin kaynakları tükeniyor, memeli hayvanlar suya ulaşmak için çok daha fazla yol kat etmek zorunda kalıp telef oluyor. Müsilaj gibi felaketler denizlerdeki biyo çeşitliliği tehdit ediyor, ısınan göllerde suyun sıcaklığına ayak uyduramayan canlılar ölüp gidiyor. Endüstriyel faaliyetler, artan konutlaşma talebi nedeniyle yeşil alanlar ve sulak araziler yok oluyor. Ne yazık ki tablo feci! Büyük orman yangınları, sel baskınları daha da artacak. Sıcak hava dalgalarında bunalıyorsunuz, bu gidişle daha da bunalacaksınız. Bildiğiniz gibi bahsettiğim tehlikeler, çocukları, yaşlıları, düşük gelirlileri veya sağlık sorunu olan insanları daha fazla etkiliyor. Unutmayın, beni ve iklimi korumaya yönelik eylemler, aslında kendi sağlığınızı korumaya yönelik. Yeşilimi sevin; huzuru ve şifayı ormanlarımda bulun. Yaptığınız araştırmalar, ormanda yürümenin antidepresan etkisi yarattığını gösteriyor. AVM’lerde değil de ormanda gezerken hissedeceksiniz ki, yaşayan her canlıyla bir bağınız var, bütünün önemli bir parçasısınız. Okullarınızda eğitmenler, evde de sizler, el birliği içinde doğanın önemini yeni nesillere öğretin lütfen; bana iyi davranarak gençlerinize örnek olun. Çocuklarınız beni ve hayvanları sevsinler, ağaçların ve doğal kaynakların önemini anlasınlar. Onları her fırsatta parklara, ormanlara götürün. Asfaltta değil, orada toprakta koşup oynasınlar. Bana zarar vermeden modern yaşamlarını sürdürmenin bilincine varsınlar.  Yemyeşil ağaçlarımla,  rengârenk çiçeklerimle,  şırıl şırıl akan derelerimle  sizleri sevgiyle kucaklıyorum. DOĞA  Bu yazım 26.04.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Wobegon Gölü Kasabası: Üstünlük İddiası</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-08-29 19:30:49 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] ‘Minnesota eyaletinin şirin bir göl kasabasıdır benim yaşadığım yer… Bütün kadınların güçlü, bütün erkeklerin yakışıklı ve bütün çocukların ortalamanın üzerinde olduğu bir yerdir. Belki de adı yerli dilinde “yağmurlu bir günde seni beklediğim yer” anlamında olduğundan mıdır, bilmem: Herkes sıradan bir günde mutlu bir sükûneti paylaşır, sadece… Benim adım Garrison Keillor. Doğduğum kasabadan, Wobegon Gölü Kasabası’ndan haberlere hoş geldiniz…’  Amerikalı yazar Garrison Keillor böyle başlıyordu 1974-2016 yılları arasında Minnesota Halk Radyosu’nda yaptığı programına, hayalinde yarattığı kasabada, hayalindeki öyküleri anlatırken… Radyo dinleyicileri bu öykülerden o kadar etkileniyorlardı ki, en çok görmek istedikleri yer hâline gelmişti hayalî Wobegon Gölü kasabası… Öyküler sihirli sözcükler içerdiğinden, program dinleyicilerin yoğun ilgisini çekiyordu elbette.  Teorinin çıkış noktası işte bu kasaba. ‘Wobegon Gölü Etkisi’,  yani olumsuz özelliklerimizi göz ardı ederek, yeteneklerimizi abartarak, kendimizi üstün gördüğümüz bir dünyada yaşıyor olmak, diğer adı ’yanıltıcı üstünlük’; oldukça yaygın bir durum…  Hatalarımız ve zayıflıklarımız konusunda gerçekçi olamıyorsak, böyle bir yanıltıcı üstünlük içine düşeriz. ‘Ayna ayna, söyle bana, var mı bu dünyada benden güzeli?’ misali… Başkalarından daha zekiyizdir, daha güzelizdir. Ama diğer insanların becerileri karşısında körüzdür. Ve bu farkındalık eksikliği çoğu zaman kibirle ilişkilendirilir. Bu tip insanlar ne yazık ki fazla beceriye sahip değildir, övünecekleri fazla şey yoktur ama özgüven eksikliği onlarda ‘Wobegon Gölü Etkisi’ yaratmaktadır ve bunun farkında değillerdir. Örneğin “sigara başka insanları kanser yapar ama bana bir şey olmaz” gibi bir cümle de bu insanların görüşleri arasındadır.  İnsanın kendi hakkında olumlu düşünmesi sağlıklı olsa da, aşırıya kaçıldığında, kusurlar göz ardı edildiğinde, ne yazık ki her doz aşımında olduğu gibi sorunlar doğar: Dünyayı kendi doğrularımıza göre yargılarız, doğru karar almakta ve kendimizi eleştirebilmekte zorlanırız; Sonuç olarak büyümemiz ve gelişmemiz âdeta imkânsızlaşır. Cornell Üniversitesi’ndan Prof. Justin Kruger ve David Dunning, entelektüel kapasiteleri ortalamanın altında olan insanların, genellikle kendilerini diğerlerinden daha zeki olarak görüp böbürlendiklerini söylüyorlar. Daha zeki ve performansları yüksek insanlar ise aksine, başarılarını daha düşük algılama eğilimindeler. ‘Birçoğumuz, kendimizi hemen hemen daima ve her konuda haklı görürüz: politik ya da entelektüel görüşlerimiz, dinî ya da ahlaki inançlarımız, diğer insanlar hakkındaki fikirlerimiz, hatıralarımız ve gerçeği algılama şeklimiz gibi. Ne kadar saçma gelse de bir düşündüğümüzde, normal hâlimizde de bilinçsizce her şeyi bildiğimizi zanneden bir versiyonumuzun etkisindeyizdir’ diyor Pulitzer ödüllü yazar Kathryn Schulz…  Şimdi kendimize soralım ve samimi bir yanıt bekleyelim: Ben de bir Wobegon Gölü Kasabası sakini miyim acaba?   Bu yazım 29.03.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Uluslararası Anadil Günü</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-08-29 19:23:17 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] “Bugün Dünya Anadil Günü. Her iki haftada bir dil ölüyor. Bitki ve hayvan çeşitliliğinde olduğu gibi insan sözleri kaybettiğinde de dünya ufalıyor.” 'Ve Günler Yürümeye Başladı', Eduardo Galeano  UNESCO tarafından ‘Uluslararası Anadil Günü’ (asıl adı ‘Anadili Hareketi Günü’) olarak ilan edilmiş olan 21 Şubat; 2000 yılından beri çok dilliliği ve kültürlülüğü desteklemek, azınlık dillerinin unutulmamasına çalışmak, ana dilinin önemini vurgulamak amacıyla kutlanmaktadır. Peki bu gün nasıl doğmuş? Pakistan Devleti, 1947’de İngiliz sömürgesindeki Hindistan ile giriştiği kanlı bir mücadele sonrasında bağımsızlığını ilan ettiğinde iki bölgeden oluşuyordu: Doğu Pakistan (şimdiki Bangladeş) ve Batı Pakistan (şimdiki Pakistan). Ülkede resmî dil olarak Urduca seçilerek, Bengalce baskılanıyor ve Arap alfabesiyle yazılması isteniyor. Bangladeşlilerin güçlü bir dil bilincinin olması nedeniyle 21 Şubat 1952’de “Bengal Dil Hareketi” oluşuyor: Dakka Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri yürüyüş yapınca polis göstericilere ateş açıyor ve ne yazık ki çok sayıda öğrenci hayatını kaybediyor, yüzlerce kişi de yaralanıyor. Lakin ana dilde eğitim hakkı kendilerine yasaklanan Bengallilerin dil hareketi devam ediyor ve ulusal kurtuluş mücadelesine dönüşüyor. Bahsetmeden geçmeyeyim: Bu arada merak ettiğim için Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göz attım. Zira ‘ana dil’ mi yoksa ‘ana dili’ mi, hangisi doğru bilmek istiyordum. Sözlük bu iki kavramı şöyle açıklıyor: -Ana dil: Zaman içerisinde ses, biçim ve anlam bakımından birbirinden az çok farklılaşmış olan dillerin ortak kaynağı kabul edilen dil. -Ana dili: Çocuğun ailesinden veya içinde yaşadığı topluluktan edindiği dil.  “Her ana dilde başka türlü konuşur evren,” diyor Nermi Uygur Yaşama Felsefesi adlı eserinde. Kendisine katılmamak elde değil; Evreni zenginleştiren dillerdir. Ana dili, her toplumda çocuğun önce kendini sonra içinde bulunduğu coğrafya ve kültürün etkisiyle etrafındakileri ve dünyadaki her şeyi algılayarak anlamlandırabileceği en temel gerçekliktir. Doğumdan itibaren aynı ifadeleri tekrar tekrar duyarak öğreniyoruz ana dilimizi; beynimiz geliştikçe o da gelişiyor, zenginleşiyor. “Ana dili yurt demektir,” sözüyle John Berger’i anmadan geçmeyelim. Çocuğumuzla evde her gün kendi dilimizi konuşarak, onun bizimle, ailenin diğer fertleriyle, kültürüyle, hayatla ilk bağını kurmasına yardımcı oluyoruz. Çocuğun ebeveyni ve ilk öğretmeni olarak böyle bir sorumluluğumuz var. Ve ana dilimiz o kadar içimize işliyor ki, Zülfü Livaneli Edebiyat Mutluluktur adlı kitabında: “İnsan tehlike karşısında ancak ana diliyle feryat edebiliyor,” derken çok haklı. Ana dillerin hayatta kalmasına ve yayılmasına yönelik girişimler, dünyadaki dilsel, tarihsel ve kültürel geleneklere yönelik bilinç gelişimini de hedefler ve bu sayede bir toplumun kültürü ve tarihi hakkında birçok bilgi toplanır, korunur ve geleceğe aktarılır. Uzmanlara göre, yabancı bir dil öğrenmeye insanın ana dili engel değil, aksine ‘olmazsa olmaz’ bir ön koşuldur. Hatta, yabancı dil öğrenimi sırasında ana dilin ihmal edilmesinin, çocuğun kimlik duygusunu da etkilediği düşünülüyor. Küreselleşmeden dolayı, ebeveynleri farklı ana dillere sahip çocukların sayısı giderek artmaktadır. Böyle bir aileye doğan çocuk, genellikle iki ana dille büyümektedir. Bir de farklı bir dil konuşulan bir ülkede yaşanıyorsa, çocuk eğitimini o ülkenin resmî dilinde yaptığı için neredeyse üç ana dille hayata atılır.  Hiç unutmam, çocuklarım yurt dışında anaokuluna başladıkları ilk gün, eğitmenleri ısrarla şöyle demişti: “Lütfen evinizde çocuğunuza ana dilinde konuşun; onu iyi öğrensin, dil temeli sağlam olsun ki, biz ona burada diğer dilleri daha kolay öğretebilelim.” Bu yazım 19.02.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Sözcüklerin Gizemli Geçmişi -3-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-08-09 19:24:14 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Bugün, yine soğuk bir kış gününde, öğle üzeri yürüyüş yaptık arkadaşımla… Bu sefer, dağda, buz tutmuş bir göl kenarındaydık. Gençler gölün üstünde paten yapıyorlardı, biz o kadar cesaretli olmadığımız için gölün çevresinde yürümeyi yeğledik. Sımsıkı giyinmiştik yine, zira güneşe rağmen hava -10 dereceydi. Konudan konuya atlayarak, gölün etrafında bir tur tamamladıktan sonra, ikinci turumuzda  sohbetimizi çok sevdiğimiz etimolojiyle taçlandırmak kaçınılmazdı elbette…  Ben:  Yarın akşam, bizim dernekte etimoloji üzerine kısa bir konuşma yapacağım.‘Etimoloji’ teriminin, Yunanca ‘etymon’ (gerçek anlam) sözcüğünden türemiş olduğunu söyleyeceğim. Ve tabii o ‘gerçek anlamı’ bulmanın pek de kolay olmadığından, hatta bazen imkânsız olduğundan, sözcüklerin hangi dile ait oldukları, ne zaman ortaya çıktıkları, ilk olarak hangi kaynakta kayıt altına alındıkları tespitinin zorluğundan, farklı köken yorumlarıyla karşılaşıldığından falan bahsederim… Tabii ki ayrıca, seninle yaptığımız sohbetlerde olduğu gibi dilimizdeki bazı kelimelerin kökenini açıklarım. Aklına gelen birkaç sözcük var mı? Arkadaşım:   Aklımda bir sürü sözcük var! Sen sor ben söyleyeyim dostum; hem de zevkle… Örneğin ‘berber’. Latince ‘barba’ (sakal) kelimesinden geldiğini, İtalyanca ‘barbiere’ sözcüğünden dönüştüğünü anlatırsın. ‘Entrika’ kelimesini severim, o da Latince ‘intricare’ (karmakarışık etmek) fiiliyle bağlantılı. İtalyanca ‘intrigo’ (engel) sözüne dayanıyor. 19.yy’dan itibaren Osmanlılarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış.  B.:  Güzel örnekler. Sağ ol. ‘İskele ve skala’ sözcüklerinden de bahsetmeyi düşünüyorum. Biliyorsun onlar da Latince ‘scalae’ (merdiven, basamaklar) kelimesinden kaynaklanıyor. İtalyanca karşılığı ‘scala’; ‘scala’ ölçek anlamına da geliyor, dolayısıyla biz aynı kelimeyi Türkçe’de ‘iskele’ ve ‘skala’ olarak iki farklı anlamda kullanıyoruz. Ne kadar ilginç! Türkçe’de kullandığımız ‘Iskarta’ kelimesi de hoş: İtalyanca ‘scarto’ (iskambilde kâğıdı atarak değersizleştirme; uzaklaştırma) sözünden dönüşmüş. Haah bir de ‘iskarpin’den bahsedeyim: İtalyanca ‘scarpino’ (ökçeli ayakkabı) kelimesi Türkçe’ye iskarpin olarak gelmiş. Ökçeden dolayı topuk tarafı yüksekçe ve öne doğru eğik olduğundan İtalyanca’da ‘scarpa’ (eğik, eğimli) sözüne uygun olarak adlandırılmış. A.:  Bak ‘manifatura’ da dinleyicilerin ilgisini çekebilir. Latince ‘manus’ el demek ya, ‘manu’ ‘el ile’, ‘factura’ ise ‘yapılmış’ anlamında. Dolayısıyla Fransızca’daki ‘manufacture’ (el ile yapılmış) kelimesi dilimizde ‘manifatura’ olmuş. Geç Latince’de ‘manufactura’deniyormuş. ‘Gardrop ve gardiyan’ sözcüklerini de anlat. Gardrobun Fransızcası ‘Garde-robe’. ‘Garder’ (korumak), ‘robe’ (giysi, kadın giysisi) demek oluyor. Bak ‘sözcük sözcüğü’ açıyor: ’Robe’ deyince, Fransızca’da olduğu gibi, Türkçe’de de kullandığımız ’robdöşambr’ da ‘robe’ ve ‘chambre’ (oda, yatak odası) kelimelerinden oluşuyor, yani ‘yatak odası giysisi’ gibi bir anlama geliyor diye anlatabilirsin. Yine Fransızca olan ‘gardien’ (gardiyan) kelimesi de aynı kökten geliyor.  B.:  Harikasın dostum. Ne güzel örnekler veriyorsun. Dilimizde çokça kullanılan bir kelime aklıma geldi şu anda; ‘şezlong’. Fransızcası ’chaise longue’ (şezlong okunur); Fransızca’da da aynı anlamda kullanılıyor. Fransızca ‘chaise’ (sandalye, koltuk) kelimesi ile Latince kökenli ‘longue’ (uzun) kelimelerinden oluşuyor. Bence bu kadar etimoloji bilgisi yeter, ne dersin? Dinleyicilerin kafasını fazla şişirmeyeyim yarın akşam. Hadi gel sana şu kafede bir kahve ısmarlayayım. Hem sıcacık kahvemizi içer hem de paten yapanları izleriz biraz. Kalın sağlıcakla…   Bu yazım 21.1.2024 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Sözcüklerin Gizemli Geçmişi -2-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-08-08 19:09:36 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Etimoloji meraklısı sevgili dostumla, sohbetimizi bu sefer de kar kaplı, soğuk mu soğuk bir coğrafyada yürüyüş yaparken devam ettirdik. Sahildeki son buluşmamızda bize eşlik eden ‘sarı yaz’ güneşinin o ılık ışınları, şimdi bir Alp köyünde parlak kış güneşi ışınlarına dönüşmüştü. Bembeyaz kar, sanki içinde pırlanta parçacıkları varmış gibi, güneşin altında pırıl pırıl parlıyordu yürüdüğümüz yolda… Bizse, kalın ceketlerimiz, güneş gözlüklerimiz ve sağlam kış botlarımızla göz alabildiğine geniş bir ormanda, çamların arasında ciğerlerimize bol bol oksijen çekerek, neşeyle konudan konuya atlıyorduk. Tabii bu arada yine kökenbilim oyunu oynayarak bilgilerimizi tazelemeyi ihmal etmedik.  Biraz ilerde tipik bir dağ restoranı görünüyordu. Noel dekorasyonları içinde, masalımsı bir şale…  Ben:  Hadi ‘restoran’ kelimesinden başlayalım. Anlat bakalım, kökeni neymiş. Arkadaşım:  Tatlı bir hikâyesi var onun. Fransızca’daki ‘Restaurer’ fiilinden geliyor; güçlendirmek, yenilemek, iyileştirmek demek biliyorsun. 1765’te, Paris’te, Louvre’a yakın bir yerde, Boulanger adında bir adam, bir mekân açıyor ve orada ’restaurant’ yani ‘çorba’ satıyor. Zira Orta Çağ’dan beri et suyu çorbasına ‘restaurant’ (restoran) ya da ‘bouillon restaurant’ denirmiş. ‘Bouillon’ da Fransızca’da kaynamak fiilinden türemiş, kaynamış su demek; ‘bulyon’ deriz ya Türkçe’de et suyu küplerine. ’İnsanı restore eden (!) kaynamış su’ yani ‘bouillon restaurant’ içince tekrar gücüne kavuşuyorsun anlamına geliyor. Boulanger, vitrinine de reklam olarak, bir ilahiden alıntı, Latince ‘venite ad me omnes qui stomacho laboratis et ego vos restaurabo’ , yani ‘midesi mutsuz olanlar bana gelsin, ben onları iyileştiririm, restore ederim’ yazıyor. Bizdeki muadili işkembeciler, kelle, paça çorbacılar… B.:  (gülerek) bak şimdi canım bir işkembe çorbası istedi. Olsa da yesek… A.:  Madem yemek konusuna girdik, sen de bana biz Türklerin pek sevdiği, hemen hemen tüm yemeklerimizde olan ‘salça’ kelimesinin nereden geldiğini hatırlat hadi. B.:   Salçadaki ‘sal’ hecesi, Latince’deki ‘sal’ (tuz) kelimesi. İtalyanca’daki ‘salsa’ Türkçe’mize ‘salça’ olarak geçmiş. Aslında ‘tuzlu su’ demek ama ‘yemek suyu’ anlamında kullanılıyor. B.:  Şu etimoloji dünyası sınırsız! ‘Butik’ kelimesi aklıma geldi bak şimdi de. Ne kadar ilginçtir o da. Fransızca ‘boutique’ sözünden alınmış. yani ‘dükkân, uyduruk ev veya çalışma yeri’ demek. Seyahatlerde karşımıza çıkan, İtalyanca’daki ‘bottega’ ve İspanyolca’daki ‘bodega’ kelimeleri de bununla alakalı. Latince kökeni ise ‘apotheca’; depo, şarap mahzeni demek. Eski Yunanca ‘apotheke’; saklanmış, muhafaza edilmiş anlamına geliyor. Çok ilginçtir ki, günümüzde eczaneye ‘Apotheke’ deniyor Almanca konuşulan ülkelerde.  A.:  Konumuz kelimeler olduğu için, ‘parola’dan bahsetmeden olmaz. ‘Parola’, İtalyanca’da da aynı yazılıyor. Latince ‘parabolare’ (konuşmak) fiilinden geliyor.  Yani ‘parola’ sözcük, konuşma demek. ‘Parlamento’ (Eski Fransızca’da ‘konuşma’), ‘parlamenter’ (konuşma görevlisi) kelimelerinin kökeni de aynı fiil.  B.:  Evet, kelimeler gizemli yollardan dolaşarak geliyor dilimize. Şimdi üşüdük ya, kuşlar aklıma geldi, şu soğuk günlerde ormandaki kuşlar acaba nerelerde, hiç kuş sesi duymuyoruz bak… Ve kuş deyince de, en sevdiğim kuşlardan biri olan ‘Martı’yı anmadan geçemeyeceğim… Martı kelimesinin Türkçe’ye ait olduğunu düşünebiliriz, değil mi, ama hayır, İtalyanca’ya ait olduğu söyleniyor. Kökeni çok eskilere dayanıyormuş. İtalyanca ‘martin pescatore’ yani ‘balıkçıl kuşu; bayağı yalıçapkını’ kelimesinden dilimize geçmiş deniyor. Bu deyim ise Latince ‘maritimus’ yani ‘denize ait, denizci’ kelimesinden evrilmiş. Latince ‘mare’ deniz demek biliyorsun. A.:  Evet, kökenbilim derin bir deniz… Dostum, yoruldum ve üşüdüm. Gel şu kafede sıcak bir şeyler içelim. İçimiz ısınsın. B.:  Memnuniyetle… Bugünlük yeteri kadar oynadık sözcüklerle… Şimdi kendimizi biraz restore edelim bakalım. Kış boyu lezzetli çorbalar içmeniz dileğiyle…  Bu yazım 20.12.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Sözcüklerin Gizemli Geçmişi -1-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-23 11:49:43 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Daha gökyüzü pespembe iken, yani gün doğduktan hemen sonra, bir ‘sarı yaz’ sabahında, benim gibi çevirmen olan yürüyüş arkadaşımla, Ege sahilinde, her zamanki oldukça tempolu yürüyüşümüz esnasında, bir anda, ilk defa, ikimizin de ilgi alanı olan etimoloji konusunda konuşmaya başladık… Ama galiba aslında birbirimizin kökenbilim bilgisini test etmeye giriştik… Hepimizin bildiği gibi Türkçe, sürekli yabancı dillerle etkileşim hâlinde. Eski Türkçe döneminde Çince, Sanskritçe ve Moğolcadan ödünçlemeler yaparken, Eski Anadolu Türkçesi döneminde büyük oranda Arapça ve Farsçanın etkisinde kalmış. 19.yy’dan itibaren ise Fransızca, sonra da Almanca, İtalyanca ve İngilizce’den dilimize çeşitli kelimeler geçti. Şimdi arkadaşımla aramızdaki diyaloğa kulak verin isterseniz: Ben: ‘Masa’ ile başlayalım. Söyle bakayım, hangi kelimeden evrilmiş? Arkadaşım: Latince ‘mensa’ (masa) kelimesinden evrilmiş. İtalyanca’da da ‘mensa’, küçük, taşınabilir masa demek. İspanyol dilinde masa kelimesinin karşılığı ise ‘mesa’. Şimdi de sen söyle bakayım: ‘Diktatör’ kelimesinin kaynağı ne? B.: Latince ‘dictare’ fiili (tekrar tekrar söylemek; bir şeyi birine zorla kabul ettirmek, dikte etmek). Fransızca’da ‘dictateur’ (olağanüstü yetkili başkan) kelimesi aynı Türkçe’de gibi okunuyor. A.: ‘Rönesans’ ne kadar önemli ve zarif bir sözcüktür. Latince’de ‘renascere’ (yeniden doğmak) fiilinden kaynaklanır biliyorsun. Fransızca’da ‘renaissance’ (yeniden doğuş) kelimesi Türkçe’de okunduğu gibi okunuyor. B.: Peki, ‘ambulans’ kelimesine ne dersin? A.: Bize Fransa üzerinden gelmiş ama asıl kökeni Latince. Dolaşmak, dolanmak anlamı bulunan ‘ambulare’ kelimesinden evrilmiş ve ‘ambulans’ olmuş. Çok ilginç! ‘Servis’ kelimesi de çok sık kullandığımız Fransızca kelimelerden birisi. Onun hikâyesini de  sen anlatıver. B.: Anlatayım. Latince’de ‘servus‘ (esir) kelimesinden geliyor. Fransızca kökenli bir kelime olan ‘service’ in, Eski İngilizce’deki ‘serfise‘ (hizmet) kelimesinin Türkçe’ye yansıması. Sözüme başka bir kelimenin hikâyesini de ekleyeyim. O da ‘pavyon‘ kelimesi: Latince‘deki ‘papilio’ (kelebek ve çadır anlamına gelir. Türkçe’deki papyon kelimesi de bu, kelebek şeklinde olduğu için) Fransızca’da ‘pavellun’ olmuş, o da ‘pavillon’a dönüşmüş. Türkçe’de olduğu gibi okunuyor. ’Gösteri yapılan gösterişli çadır, bina, geçici sığınak’ anlamı taşıyan ‘pavillon’ sözcüğünün Türkçe’ye özgü olan ‘içkili gece kulübü’ anlamı 1945 yılında Taksim Gazinosu’na eklenen ve ‘pavyon’ adıyla ünlü olan müştemilat bölümü sayesinde yaygınlık kazanmış. A.: Karnım acıkıyor galiba yavaş yavaş. Aklıma ‘patates’ geldi. Pek severim. Her gün olsa yerim. İspanyollar Orta ve Güney Amerika’yı işgal ettikten sonra, patates de İspanya’ya getiriliyor. Patates adı muhtemelen, Karayip adası Hispaniola yerlilerinin eski dili olan Taino dilinden gelmiş. Zira onlar patatese ‘batata’ (tatlı patates) diyorlarmış. Çoğul şekli de ‘batatas’mış. B.: Pantolonumda yeni bir leke keşfettim şu anda. Ha bak sana ‘pantolon’ kelimesinin kökenini açıklamaya çalışayım bu vesileyle: ‘Pantolon’ Fransızca’da aynı anlamı karşılayan ‘pantalon’ sözcüğünden geliyor. Eski Fransızca’da ‘pan’ (giysi altı), ‘talon’ (topuk) demek. Bazıları da bu kelimeyi, 16.yy İtalyan commedia dell’arte tiyatro janrının bir karakteri olan ve hep uzun don/şalvar giyen ‘Pantalone’nin ismine bağlıyor. Dostum, bu kadar etimoloji testi yeter bugünlük. Başka bir gün yine devam ederiz. Hadi gel şimdi şu kafede oturup çay ve simit keyfi yapalım… Hepinize keyifli sonbaharlar sevgili okurlar…  Bu yazım 16.11.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Su Gibi Ömrün Olsun</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-23 11:34:44 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] ‘Tıssssss’… Sabahleyin yüzümü yıkamak için musluğu açtığımda, su yerine bu sesle karşılaşınca günüm çok kötü başlamış oluyor. Muhtemelen siz de güne susuz başladığınızda aynı nahoş ruh hâline bürünüyorsunuzdur. Suyun gelmesini beklerken geçen zaman sanki asırlar sürüyor; elim kolum bağlanıyor, altüst oluyorum, geriliyorum, habire  musluğa uzanıyor elim, meğer ne kadar da çok haşır neşir oluyormuşuz suyla, meğer günlük hayatımıza ne kadar da çok eşlik ediyormuş su… Acı gerçek şu ki, bu ‘tıssss’ sesini gittikçe daha sık duyacağız önümüzdeki yıllarda… Zira, yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olan su, sınırlı bir doğal kaynak. Ve su kaynakları (yüzey su kaynakları ve yeraltı suları) nüfus artışı, sanayileşme, iklim değişikliği, bilinçsiz tarımsal sulama, (suyun yüzde 60’ı israf ediliyor!) gübre ve pestisitler nedeniyle yetmiyor, kirleniyor, tükeniyor. Ne yazık ki, ülkemizde ve birçok ülkede yeraltı sularının değeri bilinmiyor. Oysa dünyada içme ve sulama suyunun yüzde 50’si yeraltı suyu. Ve ne yazık ki, birçok bölgede aşırı çekim nedeniyle yeraltı sularının seviyesi azalıyor. Ben şahsen, ‘Nevin’ olarak neler yapabileceğimi araştırdım biraz. Çünkü her birey işin ciddiyetinin farkına vararak, gerekli tedbirleri alırsa, bir gün toptan susuz kalmayız belki diye düşünüyorum. Örneğin ben, bir musluğun dakikada 14 litre su akıttığını öğrenince, musluklarıma uygun fiyatlarla satılan perlatör taktım. Perlatör, akan suya hava karıştırıyor ve harcanan su miktarının yaklaşık yüzde 30 azaltılmasına yardımcı oluyormuş. Tabii sensörlü musluk kullanmak da iyi fikir. Ellerimi sabunlarken musluğu hemen kapatıyorum. Sebze ve meyveleri akan suda yıkamak yerine, bir kaba su koyup yıkıyorum. Dişlerimi fırçalarken bir bardağa su dolduruyorum ve ağzımı o suyla temizliyorum. Balkonumu hortumla yıkamak yerine bir kova su ve süpürge ile temizliyorum. Çamaşır makinesi kullanım sıklığını azaltarak yılda ortalama 9 ton su tasarrufu sağlayabildiğimi duyduğumdan beri, kirli giysilerimin birikmesini bekliyorum ve toplu bir şekilde çamaşır makinesine atıyorum. Gerçeklere göz kapatmayalım: Türkiye’de 60 yılda 60 göl  kurumuş. 2040 yılında nüfusunun 100 milyonu geçmesi beklenen, yarı-kurak bir iklime sahip olan ülkemiz, 2024-2050 döneminde en çok risk taşıyan ilk 15 ülke arasında, yani yakın gelecekte su kıtlığı kaçınılmaz olacak.  Erişilebilir tatlı su, dünyadaki toplam suyun ancak yüzde 1’ini buluyor maalesef. İnsan etkilerinden dolayı 20’nci yüzyılın başından beri doğal sulak alanların yaklaşık yüzde 70’inin yok olduğu söyleniyor. Nehirler, göller ve yeraltı su kaynakları kuruyor veya kullanılamayacak kadar kirleniyor. Atık suların yüzde 80’inden fazlası arıtılmıyor ve yaklaşık 1,8 milyar insan herhangi bir arıtım süreci geçirmemiş suları içmek zorunda kalıyor. Kirli su yüzünden, her yıl 2,4 milyar insan kolera, tifo gibi hastalıklara yakalanıyor. Ve her yıl çoğunluğu çocuk olan 2 milyon insan, sudan kaynaklanan hastalıklardan hayata veda ediyor. Keşke, çok geç olmadan ülkece tedbirler alsak; tarıma ayrılan su daha randımanlı kullanılsa, şehirlerde boru şebekeleri arasına temiz su havzaları inşa edilse, kağıt ve plastik gibi suyun da yeniden geri dönüşümü sağlansa. Ve susuzluktan en çok etkilenen coğrafya olan Orta Doğu’daki bazı ülkeler gibi suyun arıtılması ve yeniden kullanılması konusunda projeler geliştirilse. Örneğin Umman’da atık suların yüzde 100’e yakını arıtılarak yüzde 78’i yeniden kullanılıyor. Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerdeyse atık suların arıtılarak yeniden kullanma oranı yüzde 44 civarında. Son günlerde ülkemizde bazı barajlarda su seviyesinin düştüğünü ya da bazı barajların hepten kuruduğunu duyduğumda, biz insanlar nerede yanlış yapıyoruz, sorusunu hem kendime hem de dostlarıma sormadan edemiyorum. Yanıtları hepimiz biliyoruz ama alınan önlemler yetersiz maalesef. Su berrak ve uzun ömürlü olsun ki ‘su gibi ömür’ dileğinde bulunalım birbirimize… Susuz ve sevgisiz kalmayın… Bu yazım 19.10.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kadın ve Edebiyat Tadımlık-2-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-23 11:27:30 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]Kitaplarımın arasında gezinmeye devam edelim hadi!  Kendime bol köpüklü bir Türk kahvesi yaptım; şimdi hazırım bir FÜRUZAN eseri okumaya. Onun ilk kitabı olan ve 1972’de kendisine Sait Faik Hikâye Ödülü’nü kazandırarak, bu ödülü alan ilk kadın yazar olarak üne kavuşmasını sağlayan ‘Parasız Yatılı’ adlı eser var şu anda ellerimde… Öyküden öyküye koşturuyor gözlerim:  ‘Gidiyor musunuz? Güle güle. Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm…’  diyor yazar ‘Özgürlük Atları’ adlı öyküsünde… Sonra da ‘Aklı savunuyoruz, ama güzellikten yanayız‘ cümlesi çıkıyor karşıma başka bir yerde. 1932 doğumlu olan yazar Füruzan (doğum adı: Feruze Çerçi) genellikle 'küçük insanlar' diye adlandırılan toplumun ezilmiş, hakkı yenmiş, iç dünyaları keşfedilmemiş insanlarını anlatıyor öykülerinde… Ayrıca, şiirden, romana, gezi yazısından, denemeye ve çocuk edebiyatına kadar farklı türlerde eserler yaratmış, bazı öyküleri tiyatro sahnesine ve beyaz perdeye aktarılmıştır. 1970’li yılların en önemli üç kadın yazarından biri olarak Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu’yla birlikte anılır Füruzan.  Karikatürist Turhan Selçuk ile evliydi. Eserlerinde salt ön adı olan Füruzan adını kullandı. Kariyeri boyunca hiç soyadı kullanmamasını: 'Ben o yıllar çok ünlü bir soyadı taşıyordum. Çok ünlü, çok saygıdeğer iki adamın kendi akıllarıyla, emekleriyle ve yetenekleriyle ünlendirdiği saygıdeğer bir soyadıydı. Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıklarına hiç yanaşmak istemedim. Ben, yazarlığımın sınanmasını öyle bir şekilde tek başıma yapıp bu büyük addan yararlanmamalıydım' sözleriyle açıklar. ****** ‘Parasız Yatılı’yı yerine itinayla yerleştirdikten sonra, bir SEVGİ SOYSAL (1936-1976) eseri olan ‘Tante Rosa’yı alıyorum raftan ve terasta bir aşağı bir yukarı yürümeye başlıyorum: ‘Yokluk ne rezilliklere gebedir…’ ‘Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir…’  cümlelerine takılıyor gözlerim sayfaları çevirirken… kitabı ilk okuduğumda altını çizmiş olduğum cümlelerden bazıları bunlar… Annesi Alman olan Sevgi Soysal’ın anneannesi, teyzesi ve kendisi bu eserin merkezinde, yani daha ziyade otobiyografik bir roman, bir aile hikâyesi… 'Yağma yok beyim, yanlışımı kendim seçerim ben. Yanlış da yapsam, kendim, bile bile, ama kendim yaparım…' der Sevgi Soysal ‘Yürümek’ adlı eserinde… Yazarın, kadının özgürlüğünü kazanma ve varoluşunu kendi tercihleriyle gerçekleştirme mücadelesi tüm yapıtlarında karşımıza çıkıyor, romantik kadın tipi gerilerde kalıyor… ***** Elim bu sefer bir DUYGU ASENA kitabına gidiyor. 1946-2006 yılları arasında yaşamış, pedagoji eğitimi almış olan Asena, kadın haklarını savunan bir gazeteci ve yazardı. Türkiye’de kadın dergiciliği alanında en önemli dergilerden Kadınca Dergisi’nin 1978-1992 yılları arasında yayın yönetmenliğini yaptı. Şu anda elimde tuttuğum ve ilk kitabı olan ‘Kadının Adı Yok’ ile adını duyurdu. Kitap müstehcen bulunduğundan 1988’de yasaklandı. Uzun süren dava sonucunda tekrar yayımına izin verildi ve ardından aynı yıl, yönetmen Atıf Yılmaz tarafından filme alındı. ‘Arkadaşlarımın babaları oğullarına sürekli “Erkekler ağlamaz” diyorlar; bunu dediklerine göre ağlamak doğru değil. Peki ama ağlamak iyi bir şey değilse neden kızlara yasak değil? Acaba kızların kötü şey yapmaları doğru da, erkeklerinki mi değil?’ ‘Öyle bir içimize işlemiş ki görünmeyen yasalar, kurallar, yasaklar… İliklerimizde, kanımızda, beynimizin kıvrımlarında bunlarla doğmuşuz. Zekâmızla bir kısmını atabiliyorsak ne mutlu bize… Gerisi kalıyor işte’ cümleleri çarpıyor gözüme kitapta… kitabı kapatıp bir müddet düşünceye dalıyorum kafamda bu sözlerle… Sonra da, ‘Orada Kadınlar Var mı?’ kitabının sayfalarında geziniyorum: ‘Sevgili gençler, yanlışları görün, doğruyu bulmak için savaş verin. Doğru bulduğunuz şeyleri yaşamaktan hiç korkmayın. Yaşama amacınız, insanlarla yalnızca sevgi birliktelikleri kurmak olsun, çıkar ilişkileri değil. Ve öyle bir kendiniz olun ki, asla birilerinin zoruyla bir şeyler yapmayın…’ ‘Güçlü olmak, güçlü olmayı savunmak kol gücü anlamına gelmiyor. Benim defterimde, “iyi, kendinden emin, akıllı insan olmak” anlamına geliyor. Korkacak hiçbir şey yok. Siz siz olun yeter’ cümlelerini yüksek sesle okuyorum… Yazar, ‘İnsan henüz sıradan bir yaratık olma konumunda. Evrimi tamamlanmamış. Bunca kötülük, bunca iğrençlik olur muydu eğer insan evrimin tepesinde yüce bir yaratık olsaydı?’ der ‘Paramparça’ adlı eserinde. ‘Aslında Aşk Yok’ta ise: ‘Kendine güvenmen ilk koşul, kendine güveni kazanmak için uğraşmak da ilk koşul. Eğer kendine güvenirsen, kendini sevip sayabilirsin, ama güvenecek nedenlerin olmalı. İşte o zaman insanlar sana güveniyor ve seni seviyor’ der… Eylül âdeta ağustos ile yarış ediyor. Hava bunaltıcı. Deniz alabildiğine turkuaz. Gökyüzü deli mavi. Begonviller çıldırmışçasına sarmış binaları…  Bugünkü edebiyat gezimi burada sonlandırayım ve sıcaktan kaçayım.  İstikamet siesta!    Bu yazım 14.09.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kadın ve Edebiyat Tadımlık -1-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-16 19:56:15 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Çok sıcak bir yaz günü…  Evde oturup kitaplarla flörtleşmek için ideal bir gün…  Salonda kitaplığın karşısında duruyorum.  Raflarda, okuduğum ve okuyacağım eserler yan yana sıralanmış; biliyorum, ilgi bekliyorlar benden, her zamanki gibi…  Her biri emek, göz nuru, kurgu veya yaşanmışlık içeren bu güzelliklere dokunmaya başlıyorum…  Elim, Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım adlı kitabına gidiyor. “Yazmak benim için hem teselli hem mükâfat idi” demiş olan Nigâr Hanım (1856-1918), Osmanlı’da ilk Türk kadın şair. Mutsuz bir özel hayatı olmuş ne yazık ki… 7-8 yabancı dil biliyormuş. Kadın yazar ve şairlerin az olduğu, olanların da takma erkek ismi kullandığı bir dönemde cesaretle gerçek adıyla yazmış. Günlükleri de olan Nigâr Hanım, Osmanlı feminizminin önemli bir parçasıymış:  Feryâd Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok Efsûs ki gamdan beni âzâd edecek yok Te’sîr-i muhabbetle yıkılmış güzel ammâ Virâne dîli bir dahi âbâd edecek yok.  *****  Sonra da, Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı adlı esere uzanıyor parmaklarım. Kitabın bir yerinde “Tarihin sırları zaman geçtikçe daha net bir şekilde ortaya çıkar. Tarihi vakaları yazma usulü, tarihin öyle goncalarıdır ki, vakit geçtikçe açılır ve kendini gösterir” diyen yazar Fatma Aliye Topuz (1862-1936), Osmanlı’da ilk Türk kadın romancı. Kendisi aynı zamanda çevirmendi, kadın sorunlarına değiniyordu yazılarında… Roman, biyografi, felsefe, tarih türlerinde eser üretiyordu. Elimdeki romanda, resmî tarih tezlerine muhalefet ettiği için, edebiyat dünyasından dışlanmış. 2009 yılında tedavüle sürülen 50 Türk Lirası banknotlarının arka yüzünde bu değerli yazarın portresi bulunmaktadır.  Levayih-i Hayat adlı eserinden bir alıntı: “Sözlerinizde haksız değilsiniz, fakat onu anlayamayacak insanlara söylediğiniz için yanlış yaptınız..”.  Udi adlı yapıtında ise yazar:  “Erkeklere ait olarak görülen kurumsal alanda kadının yer alabilmesi, ancak kadının cinsiyetsizleştirilmesi ile mümkün olabilir…” der. *****  Şimdi karşımda kendiyle barışık, zeki ve aykırı kadın Mîna Urgan (1915- 2000) var… Sayesinde okurlarına yeryüzünde uygar bir yolculuk yaptıran Bir Dinozorun Gezileri adlı yapıtını alıyorum raftan… Sayfaları çevirirken şu cümleler gözüme ilişiyor:  “Beyaz soydan kişiler, kara ya da sarı ırktan kişilerle sürekli evlenip çocuk yapsalar, dünyanın en çirkin baş belâlarından biri olan ırkçılık ortadan yok oluverir.” “Buraya eğlenmek için geldiğime göre, mutlaka eğlenmek zorundayım’ düşüncesi bile, sahiden eğlenmenizi engellemeye yeter.” “Bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır bence. Çoğumuz, küçük mutluluklara sıkı sıkı kapatırız benliğimizin kapılarını. Neşeli insanları sulu sayarız. Dertlenecek bir neden bulunmayınca bile, hep dertliyizdir genellikle. Doğanın güzelliğini görmeye de pek meraklı değilizdir.”  15 yaşındayken, Ankara Palas’ın balo salonunda Atatürk ile dans etme mutluluğuna erişmiş olan Mîna Urgan, İngiliz edebiyatı profesörü, yazar, filolog ve çevirmendi.  “Çalışmak değil, stres altında çalışmaktır insanı mahveden…” “Herkesin aşk acıları vardır; benim dostluk acılarım oldu…” der Bir Dinozorun Anıları’nda.  *****  Gözlerim, çok sevdiğim Gülten Akın (1933-2015) eserlerinden birine takılıyor: İzlediğimiz Sular. Kitabın kapanışında yer alan şiir ‘Büyü’yü okuyorum içimden, gözlerim yaşararak:  “büyü de baban sana, büyü de acılar alacak büyü de baban sana büyü de yokluklar alacak …”  ‘Çağrı’ şiirinde ise: “… Gün uzun türküsünü bitirdi/Karlı dallara yürüdü karanlık/Yalnızlık çekilmez bu vakit/Delirdi denizde yosun, çayda balık/Gel artık” diye seslenen Gülten Akın, şair, avukat ve öğretmendi. Kısmen İkinci Yeni şairiydi ama 1970’li yıllardan itibaren bireycilikten toplumculuğa yönelmişti. Birçok şiiri bestelenmiştir. ‘Deli Kızın Türküsü’ bunlardan biridir. *****  Günün edebiyat keyfine, yazar ve gazeteci Ayşe Kulin’i (1941 doğumlu) katmazsam olmaz. Tutsak Güneş’e uzanıyor elim:  “Kader bir yere kadar! Ben size yaklaşacak cesareti bulabilseydim mesela, belki ikimizin de kaderi farklı olurdu…” “Çünkü insanlar kendilerine çok acı veren olayları hatırlamak istemezler, beyin de zaman içinde bunların üstüne bir örtü örter…” cümleleriyle karşılaşıyorum.  Özellikle biyografik eserleriyle, Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından biri olan Ayşe Kulin’in romanlarındaki kadınlar özellikle uğradıkları haksızlıklarla öne çıkarlar; yazarın amacı, okurun gözüne bu ülkede kadın olma hallerini sokmaktır.  “Ben boşuna nefes tüketmişim. Sen bari tüketme. Çünkü kimse karşısındakini dinlemiyor, insanlar doğrularını ve yanlışlarını kendileri bulmak zorundalar…” der Adı: Aylin başlıklı kitabında.  Veda (Midi Boy)’da “İnsanlar sevdikleri veya mukaddes addettikleri kimselerin kusurlarına karşı kör olur…” derken yazar ne kadar da haklı!  Kafamda bu son cümleyle dışarı çıkıyorum… Güneş batmak üzere… Sahilde yürürken, raflardaki yazarların zihnimde beni yalnız bırakmayacaklarını biliyorum.   Başka kitapların satırlarının arasında gezinerek, başka yazarları da anacağım yine önümüzdeki günlerde… Bu yazım 13.08.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kadın ve Cesaret </title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-16 19:25:31 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Almanya… Yıl 1888.  Aylardan Ağustos… Sabaha karşı, kocası uyurken sessizce yataktan kalktı ve otomobille evden ayrıldı 39 yaşındaki Bertha… Yetkili makamlardan izin almadan, eşine haber vermeden, Mannheim’dan Pforzheim’a gitti. 105 kilometre katedip, akşama doğru Pforzheim’a varınca, çektiği telgrafla eşine başarılı sürüşü bildirdi. Sonra da farklı bir rotadan evine geri döndü.  Peki, Bertha kimdir?  Bertha Benz Alman bir mucittir, 210 kilometrelik test sürüşüyle ilgi uyandırarak, otomobil çağını başlatmıştır, Karl Benz’in eşidir… Bertha Benz, 1888 yılının o sabahında annesini ziyaret etmek bahanesiyle yola koyulduysa da, asıl amacı, icatlarının geleceği olduğunu göstermek ve fikirlerini pazarlama konusunda cesaretsiz olan eşini yüreklendirmekti. Müthiş bir mekanik bilgiye sahip olan ve eşi Karl Benz’e bu icat için finansal destek de veren Bertha, Karl’ın aksine, otomobilin dünyaya sunulmaya hazır olduğuna inandığı için test sürüşü yapmıştı o gün… Yolculuk esnasında, bir kadın tarafından sürülen aracı gören halk olumlu tepki vermemiş, aksine Bertha’yı cadı ilan edip, korkup kaçışmıştı.  Dünyanın ilk başarılı uzun mesafe sürüşünde otomobil kullanan ilk kişi ve dünyanın ilk kadın sürücüsü olan Bertha yolda çeşitli sorunlarla baş etmek durumunda kaldı. Örneğin, tahta frenler bozulmaya başlayınca, frenlere deri kaplatmak için bir ayakkabıcının önünde durdu ve dünyanın ilk fren balatası çifti burada yapılmış oldu; tıkanan karbüratörü şapkasının uzun iğnesiyle temizledi; jartiyerini yalıtım malzemesi olarak kullandı. Motoru soğutabilmek için her durduklarında hazneye su ekledi; Wiesloch’ta şehir eczanesine uğradı; Ligroin yakıtı aldı. O yıllarda benzin ve diğer yakıtlar sadece eczanelerde satılıyordu. Ve bu eczane böylece dünyanın ilk akaryakıt istasyonu olarak tarihe geçti. Sonra da, uzun bir süre araba yakıtları eczanelerden alındı..  Mercedes-Benz’i doğuracak şirketin kurucusu olan mühendis Karl Benz, ilk atsız arabasını 1885’te ortaya çıkarmıştı. 1888’de Bertha’nın kullandığı bu araç, yani dünyanın ilk patentli otomobili tasarlandığı zaman, Alman kralı da dahil olmak üzere, herkes, ’atlar varken kimse böyle bir aracı kullanmaz’ demiş. Kilise ise: ‘bu şeytani bir icat’ yorumunu yapmış. Biliyorsunuz otomobil kendi kendine hareket eden araç demektir. Grekçe ‘kendi’ anlamındaki autós ve Latince ‘hareket eden’ mobilis sözcüklerinden oluşur.   Tarihin ilk otomobili hangisiydi? Bunu yanıtlamak elbette oldukça zor ama Benz’den önce sadece kısa mesafeli test sürüşlerinde makinistlerle birlikte kullanılan, başladığı yere geri dönen motorlu araçlar kullanılmıştı. Üç tekerlekli Benz Patent-Motorwagen 3, 1886’da ilk kez patent alınıp, 10 yılda 25 adet üretilip satıldığı ve çağımızdaki modeller gibi çalıştığı için motorla çalışan ilk benzinli otomobil olarak kabul ediliyor.  Dünyanın ilk test sürüşü esnasında yaşadığı tüm sıkıntıları rapor eden Bertha, araca bir vites daha takılmasını istedi, zira iki vitesi yetmemişti yokuşlarda… Tepelere tırmanmak için ek dişli eklenmesi, fren gücünü iyileştirmek için fren balataları gerekli olduğu da bu raporda yer alıyordu. Bertha, dolayısıyla, otomobil tasarımında, kablo yalıtımının ve bozulduğu zaman tahta frenleri desteklemesi için fren balatalarının da mucididir.  Ama ne yazık ki, evli bir kadın o yıllarda icatları için patent alamıyor, mucit olarak adlandırılamıyordu.  Almanya’nın o bölgesinde, Bertha Benz’in test sürüşü yaptığı rota, üstünde Anı Rotası yazan tabelalarla gösterilir. 1988’den beri, her iki yılda bir, antika araçlar bu rotada anı sürüşü seremonisi gerçekleştirmektedir.  Eşinin kendisinden daha cesur olduğunu söyleyen Karl Benz anılarında şöyle yazar: ’Evliliğimle birlikte, küçük veya büyük her konuda ne istediğini bilen bir idealist bana katıldı… Küçük hayat gemisi batacakmış gibi göründüğünde yanımda sadece bir kişi kaldı. O karımdı. Cesurca ve kararlılıkla yeni umut yelkenlerini kurdu.’  Bu yazım 06.07.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Saksafon</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-16 19:20:30 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] ’Bu çocuk yaşamaz, dünyanın en bahtsız çocuğu!’ derdi annesi Adolphe Sax için… Adolphe 1814’te Belçika’da doğdu. Anne ve babası müzik enstrümanı tasarımcısıydı. Bebekken üçüncü kattan düştü, başını taşa çarptığı için öldü sanıldı. Üç yaşındayken, süt diye içinde asit olan bir bardak su içti. Daha sonraki yaşlarda ise bir iğne yuttu kazara… Bir gün de  barut patlaması esnasında ciddi yanıklar oluştu bedeninde. Daha sonraki yıllarda, zavallı Adolphe, içinde sıcak yağ olan bir tavanın içinde buldu kendini, kalçası yandı. Birkaç kez kazara zehirlendi. Bir kere de başına tuğla düştü. Nehre yuvarlandı bir keresinde, neredeyse boğulacaktı… Başına gelmedik kalmayan Adolphe, dudak kanseri de oldu. Peki, Adolphe Sax kimdi?  Yıllarca babasının klarnet ürettiği fabrikasında çalışması sonucu, yaşadığı bütün kazalara, talihsizliklere rağmen, 1840’lı yıllarda Paris’te saksafonu tasarlayan mucitti o. Gençliğinde Brüksel Konservatuarı’nda klarnet ve flüt bölümünü okumuştu. Günümüzde çeşitli türleri olan saksafon, teknik olarak tek kamışlı, ahşap enstrümanlar ailesine aittir; klarnet ve flüte yapı olarak çok benzer. Genellikle pirinçten imal edildiği halde, üzerine yapılan gümüş ya da vernik kaplama, başka faydalarının yanı sıra, ses kalitesinin artmasını sağlar. Adolphe aslında pirincin gücünü göstermeye çalışmıştır. Pirinç ve nefesli çalgıların senfonik seslerini bir araya getirmek istemiştir bu aleti tasarlarken… Sonradan pop ve caz müziği ile ilişkilendirilse de saksafon ilk başta, klasik batı müziği ve ordu müziği enstrümanı olarak düşünülmüştü. Ama ses kalitesinin güzelliği dolayısıyla, kısa bir süre sonra birçok besteci ve müzisyen, eserlerine saksafonu da dahil etmişlerdir. Dinlemeye doyamadığımız, kendine has eşsiz bir tınıya sahip olan bu müzik aletine adını Adolphe Sax vermiştir. Fon Grekçe ‘ses’ demektir. Saksafon (ya da saksofon veya sax), ’Sax’ın sesi anlamını taşır. Sax, patentini aldığı bu enstrümanı yirmi yıl boyunca kendi fabrikasında üretmiştir. Saksafon 1900’ lü yıllarda John Coltrane, Lester Young ve Charlie Parker gibi ünlü sanatçılar sayesinde solo nefesli caz enstrümanı olarak ilgi ve hak ettiği değerine ulaştığında, Adolphe ne yazık ki artık hayatta değildi. 1894’te Paris’te zatürreden hayatını kaybetmişti. Sax ünlü Montmartre Mezarlığı’nda yatmaktadır. Mezar taşında, doğum ve ölüm tarihleri arasına bir saksafon motifi işlenmiştir. Adolphe Sax, hayatın karşısına çıkardığı tüm engellere rağmen iyi ki yaşamış ve dünyaya eşsiz bir müzik enstrümanı armağan etmiş. Tam da çeşitli yerlerde caz festivallerinin başlayacağı bu yaz sezonunda, ‘saksafon, şarkı söyleyen insan sesidir’ diyen ünlü Amerikalı saksafonist Ernie Watts’ı anmadan geçmeyelim. Ne kadar haklı! Bu yazım 10.06.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Joe ve Dondurma</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-06 13:39:24 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] IQ’su 46 olan zihinsel engelli Joe Arridy 1936 yılında, tren vagonlarının etrafında dolanırken polislerin dikkatini çeker. Şüphelenirler ondan… Oysa Joe hep tren raylarında gezinmekte, trenleri izlemektedir. O aralar Colorado’da 12 ve 15 yaşındaki iki kız kardeş tecavüze uğramış ve 15 yaşında olan öldürülmüştür. Katili ABD’de her yerde aranmaktadır. Joe karakola götürülür, ifadesi alınır. Yanlış bir itirafta bulunması için manipüle edilir. Zavallı Joe, kendisine her söyleneni onaylayan bir gençtir. Hayır demeyi bilmediği ve dolayısıyla suçlamaların hepsini kabullendiği için tutuklanır. Bu arada üç psikiyatrist, bu kadar düşük bir zekâya sahip bir insanın asla cinayet planı yapma yetisi olmadığını iddia ettiği halde, Joe hakkında idam kararı verilir. Hücrede on sekiz ay artı yedi gün boyunca ölümü bekleyen genç aslında kendince iyi vakit geçirmektedir; kollarını hücreden dışarıya uzatarak, kurmalı oyuncak trenini her gün koridora bırakır ve diğer tutuklular da tren önlerinden geçerken ellerini hücrenin dışına uzatarak vagonları devirip tekrar kaldırırlar ve treni Joe’ya geri yollarlar. Böylece diğer tutuklular Joe’nun oyun arkadaşları olmuşlardır. Hüznü tanımayan bu genci gardiyanlar dahil herkes sevmektedir. Ölmeden önceki son arzusunun ne olduğu sorulduğunda verdiği yanıt: ‘Dondurma’ olur. Dondurmasını çocuksu bir mutlulukla, iştahla yer. Ama kendisine birazdan ölüme gideceği söylendiğinde, yüzündeki gülümsemenin yerini şaşkın bir ifade alır. Onun için hiçbir anlam taşımayan ‘Gaz odası’ kavramını da ilk defa duymuştur. Hücreden çıkarken oyuncak trenini elinden bırakması istendiğinde trenine sıkıca sarılır, öper onu ve içini çeke çeke ağlayarak hücresindeki yatağının üstüne bırakır. İki refakatçinin ortasında gaz odasına doğru ilerlerken kafasını geriye, hücresine doğru çevirir, bakışları treninde takılı kalır. 23 yaşına yeni girmiştir o günlerde. Altı yaşındaki bir çocuğun zekâsına sahip olduğu için ölüm cezasının anlamını bile bilmeden ölümün soğuk kucağına düşer. Gaz odasında gardiyanlardan Roy Best’in ağladığı ve Joe Arridy ölüm hücresinde yaşayan en mutlu adamdır’ dediği kayıtlara geçmiştir. 2011 yılında Colorado valisi Bill Ritter, Joe’yu infazdan tam 72 yıl sonra affeder ve ‘Arridy’i affetmek, Colorado tarihindeki bu trajik olayı geri alamaz’ demekten de kendini alamaz.  Bazen sözün bittiği yerde buluyoruz kendimizi… Hele ki bir insanın hayatı söz konusuysa kızgınlığımızı, öfkemizi ve üzüntümüzü ifade edemiyoruz, sözcükler yetersiz kalıyor.   Bu yazım 26.05.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kalede Efsunlu Saatler</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-06 13:35:29 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Güzel bir bahar gününde ayaklarım ruhumu ve yüreğimi tarihe, bambaşka bir dünyaya taşıdı. Burası Antik dünyanın Zephyrion’u. Kalenin adı ‘Aziz Petros Kalesi’. Ve işte tam da bu kalede, artık çok gerilerde kalmış olan zamanların içinde, kazılardan çıkan eserlere merakla bakarak, açıklamaları okuyarak aheste aheste gezindim iki üç saat boyunca… çağdan çağa atladım… Hikâyesi çok eskiye dayanıyor: 15.yy. başında St. John Şövalyeleri, diğer adıyla Hastaneci Şövalyeler ya da Rodos Şövalyeleri, inşa etmiş kaleyi ve 1522’de Kanuni Sultan Süleyman Rodos’u fethedene dek orada yaşamışlar… Bu muhteşem eserin, basamaklarına kim bilir kimlerin basarak aşındırdığı taş merdivenlerinden inip çıkıyorum… Kaktüsler ve tavus kuşlarıyla harmanlanmış tarihe teslim ediyorum kendimi canı gönülden… Gözlerimin önünde sessizce duran, bazıları Maussolleion’un kalıntıları olan, her şeyin şahidi taş duvarlara büyülenmişcesine dokunduğum anda, duvarlar kalenin 1895’te hapishaneye dönüştürülmüş olduğunu fısıldıyor bana birden… 1. Dünya Savaşı esnasında Fransızlar nasıl da kıyıp bombalamışlar bu güzel eseri! İtalyanlar tarafından 1921’e kadar karargâh olarak kullanılmış. Kuş seslerinin eşliğinde ve rengârenk doğanın kucağında, avlulardan kulelere geçiyorum, kulelerden masmavi denize uzanıyor bakışlarım. Yelkenliler, gemiler ve bembeyaz Ege evleriyle buluşuyor gözlerim bu nefis bahar gününde…  St. John Şövalyeleri çok uluslu olduğundan, kalede Fransız, İspanyol, Alman, İtalyan ve İngiliz kuleleri var. Her kule birbirinden farklı. Gözlerim minareye takılıyor: 1416’da inşa edilmiş olan şapel üzerindeki minare bombalanma esnasında yıkılmış, 1997’de tekrar yapılmış. Osmanlı Dönemi’nde hamam da eklenmiş. Adım adım ilerlerken kendimi Erken Tunç Dönemi’ne ait mezarların içinde buluyorum… Pithos (küp) gömü geleneği varmış o zamanlar. Ölüler küplerin içine cenin pozisyonunda yerleştiriliyormuş. Yanına da gittiği yerde kullanması için toprak kaplar, takılar, silahlar bırakılıyormuş. Onlar için ölüm bu dünyadaki yolculuğun son anı ve yeni bir yaşamın başlangıcıymış. Derken taş yollar beni Orta çağ kalıntılarına, kazılarda ortaya çıkan mezarlara götürüyor. Bu mezarlarda tüm bireylerin başları batıya gelecek şekilde, kolları karınları üzerinde birleştirilerek gömülmüş olduğunu öğreniyorum. Ve bunu hayal edince ürperiyorum elimde olmadan… Bizans Dönemi Hristiyan Yunan toplumu için tipik bir gömü biçimiymiş bu tarz. Derin nefes alma ihtiyacı duyarak kendimi avluya atıyorum. Karşıma mermerden yapılmış sunaklar çıkıyor, üzerlerinde girlandlar, boğa başları kabartma olarak işlenmiş. Bu sunaklar aile mezarlıklarında kullanılmış. Ailenin üyeleri belirli günlerde temiz giysiler içinde mezarlığa giderek sunak etrafında toplanır, üzerinde kurban keser, tütsü yakar, meyve, ekmek ve içecek bırakırlarmış. Tütsü ateşinden kor alır, bir kap içindeki suya atar ve bu suyu mezarların üzerine serperek ölenlerin rahat uyumaları için dua ederlermiş. Bu esnada kulağıma böyle bir törende çalınan lir ve flüt sesleri geliyor. İrkiliyorum. Hellenistik dönem boyunca kullanılmış sunaklar, Roma döneminin başında kullanılmaz olmuş. Bütün bunları gözümün önüne getirince âdeta bir tarih filmi izliyormuş gibi hissediyorum kendimi, dalıp gidiyorum… Tekrar kafamı toparladığımda, batık gemiler diyarındayım; Gotik mimariye sahip kalenin içindeki Sualtı Arkeoloji Müzesi’ndeyim. İ.Ö. 1.yy – İ.S.20.yy arası bölgede denizin sığlaşan kayalık kısmında birçok gemi parçalanmış. Yıllar boyunca, binlerce kez dalış yaparak 35-40 metre derinlikte yatan batıkların içindeki objelere ulaşılmış. Gemilerden birinin tüm gövdesi yeniden inşa edilmiş. Uzun uzun bakıyorum ona. İçi amphora ve türlü türlü malzeme dolu. Hayalimde geminin içine giriyorum. Yağ kandillerini teker teker elliyorum. Bunların çoğu, uğrak limanların kiliselerine adak olarak bırakılmak için taşınmışlar… Tencereler, kazanlar, sürahiler, yemek takımları, altın paralar, takılar var etrafımda. Amphoraların içlerine bakıyorum; çoğunlukla şarap, zeytinyağı, tütsü yağı, mercimek var. Uğur için taşındığı sanılan skarabelere, taş havanlara, muhtemelen oyun zarı gibi atılarak aşık oyunu oynamak veya kehanette bulunmak amacıyla gemide bulunan aşık kemiklerine dokunuyorum. Birden karşıma birileri çıkıyor. Gülümseyerek bir şey söylüyorlar; herhalde ’merhaba’ diyorlar: Tunç işleyen gezici ustalardı bunlar tahminimce. Bakır külçelere, kalay külçelere şaşkınlıkla bakıyorum… Kalay ve bakırın bileşiminden bronz veya tunç alaşım elde edilirmiş. Biraz ilerde cam külçeler görüyorum. Mısırlılar ve Suriyeliler cam yapım tekniğini biliyorlarmış o yıllarda. Suriye-Filistin üretimi Kenan amphorası içinde melengiç reçinesi varmış; amphoralarda Kıbrıs seramikleri, cam boncuk ve zeytin bulunmuş olduğunu büyük bir hayretle öğreniyorum. Fil ve su aygırı dişleri, devekuşu yumurtaları, Yakındoğu baharatları ve silahlar görünce, bu batıkların uzun mesafeli uluslararası deniz ticaretinin yapıldığı en erken dönemin sembolü olduğunu anlıyorum. Gözlerimi kapayınca, gemi mürettebatını görüyorum: Seyir sırasında balık tutup yemek hazırlıyor, birbirleriyle sohbet ediyorlar; birazdan geminin batacağından bihaber… UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ndeki bu kalenin Bodrum Kalesi olduğunu anlamışsınızdır elbette. Binlerce yıl öncesine ışınlanmak isteyenlere…  Bu yazım 04.05.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Hayvanlar ve Kış</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-06 13:30:51 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Kış mevsimi tüm canlılar için biraz sıkıntılı geçiyor elbette. Üşümemek, donmamak, baharı tekrar görebilmek için biz insanlar ve hayvanlar önlem almaya çalışıyoruz.  Doğada yaşayan hayvanların uyguladığı birkaç farklı strateji var.  Bazı hayvanlar uyuyarak geçirir kışı. Örneğin dağ sıçanı, kirpi, fındık sıçanı ve bazı yarasa cinsleri don olmayan bir yerde barınırlar ve vücut ısılarını neredeyse bulundukları yerin ısısına kadar düşürürler. Nefeslerini ve kalp frekanslarını azaltırlar, mümkün olduğunca az enerji harcamaktır dertleri. Böylece yaz boyunca depoladıkları yağ ile kışı geçirirler. Arada bir uyanırlar biraz; beyinlerinin ve bağışıklık sistemlerinin sağlıklı kalması için gereklidir bu. Bazı hayvanlar ise “Valizleri hazırlayıp güneye kaçmak (!)” yöntemini kullanırlar. Soğuk kış mevsimini yaşamamak için özellikle kuşlar yapar bunu. Göçmen kuşlar sonbaharda Akdeniz’e hatta Afrika’ya kadar uçarlar. Bazı böcekler, örneğin kelebekler, yusufçuklar ya da çiçek sinekleri de kaçarlar güneye. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, göçmen kuşların %75’i kışın hayatta kalabiliyor, oysa göç etmeyen kuşların sadece %60’ı bahara çıkabiliyor.  Porsuk ve sincap gibi hayvanlar da sakinleşmeyi seçerler; kışın vücut ısılarını biraz düşürürler. Bu yüzden bütün kış uyuyamazlar, hemen hemen her gün karınlarını doyurmak zorundadırlar. Sincaplar kışın günde bir iki saat aktiftirler. Boz ayı ve siyah ayının durumu ise özeldir. Bunlar kışı uyuyarak geçirmek için çok fazla uyanık ve hareketlidirler; kışı sakin geçirmek için de uygun değillerdir, çünkü bir uyudular mı uzun süre uyurlar ve çok az beslenirler.  Katılaşmak da bazı hayvanların kışın hayatta kalma stratejilerinden biridir. Bildiğimiz gibi canlıların bedeninin büyük bir kısmı sudur. Bu yüzden düşük ısılarda buz kristalleri oluşursa sonuç ölümcüldür, zira sivri uçlu kristaller hücre yapılarını parçalar. Bunu engellemek için bitkiler ve hayvanlar don olan bölgelerde vücut dokularındaki su miktarını azaltırlar. Ayrıca, uğur böceği gibi böcekler dona karşı koruyucu gliserin gibi maddeleri vücutlarında depolarlar. Sonuç şaşırtıcıdır: Alaska’da mazı sineği larvasının, ancak -61 derecede donduğu görülmüştür.  Hayvanlar dünyasında grup halinde birbirine sokulmak, yaygın bir ısınma yöntemidir. Çit kuşu gibi küçük ötücü kuşlar, içinde düzenli olarak yer değiştirilen uyku grupları oluştururlar: her kuş böylece grubun ortasına yani sıcak alana gelebilir. Arılar da bu stratejiyi kullanırlar: Don olduğu zaman, bedenleriyle top şeklinde birbirlerine sokulurlar ve kraliçe arıyı topun ortasında tutarlar. Kış üzümü adı verilen bu topun kenarında kaslarını titreterek ısı yaratırlar.  Orman soreksi ve Avrupa köstebeği de kışı atlatmak için sert bir yöntem uygularlar: Büzüşürler. Orman soreksi vücut ağırlığının beşte birini kaybeder. Sadece yağ deposunun erimesi yüzünden değildir bu kayıp, hayvanın kafatası, beyni ve iç organları da büzüşür, küçülür. Ve bazı hayvanlar soğuğa direnmeyi seçerler. Birçok memeli hayvanın postu kışın kalınlaşır, kış kürkü oluşur. Kar tavşanı şanslıdır, kara zaten hazırlıklıdır; özellikle geniş, bol tüylü patileri, kar üstünde kolaylıkla yürüyebilmesini sağlar.  Neyse kışı artık geride bıraktık sayılır; cemreler düştü, bahar tüm canlılara göz kırpıyor, umutlar ve doğa yeşeriyor… Vazomdaki mimozalara her baktığımda, “Her şeye rağmen yaşasın hayat!” diyorum içimden. Bu yazım 27.03.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kutsal Yiyecek Kakao</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-06 13:02:36 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Sıcak çikolata bardağını ellerimle sımsıkı kavramışım. Ellerim ısınıyor. Her yudumda içim ısınıyor. Soğuk bir kış günü. Bir arkadaşla yürüyüş sonrası bir kafedeyiz. Çikolata uzmanı Sonja Haenni ile bir ara sohbet etmiş olan arkadaşım, o sohbetten aklında kalanları aktarıyor bana. Çikolata, kakaonun tohumlarından yapılıyormuş. Kakaonun insana iyi geldiği bilinen bir gerçek. Özellikle işlenmemiş, kavrulmamış kakaonun ‘beyni ve kalbi açtığı’ söyleniyor… İçinde magnezyum, demir, kalsiyum, kafein ve teobromin varmış. Teobromin kan damarlarını genişletiyormuş. Ama dikkat edilmesi gereken önemli bir konu, insana iyi gelen kakao, kedi ve köpekler için zararlıymış. Özellikle teobromin maddesi köpekler için eser miktarda bile zehirliymiş. Kakaonun bilimsel adı ‘Theobroma’ymış. Bu kelime Yunanca’da ‘tanrı’ manasına gelen ‘theos ve yemek’ anlamına gelen ‘broma’ sözcüklerinden türemiş. Anlaşılan Orta Amerika’da M.Ö. 1750 yılından beri üretiliyor. Ana vatanı Güney Amerika’nın kuzeybatısıymış. Kakao çekirdekleri eskiden Güney Amerika yerlileri arasında para gibi kullanılıyormuş. Aztekler 10 kakao çekirdeği vererek bir tavşan alabiliyormuş. 1521’de Aztek topraklarını istila ederek dünyadaki en büyük soykırımlardan birini yapan, Meksika’yı keşfeden barbar İspanyol denizci Hernan Cortes, ‘toprağa para ekmek’ yani ‘kakao ekmek’ fikrini çok cazip bulmuş olsa da bu değerli bitkiyi sonradan sadece yorgun askerlerine enerji vermek amacıyla kullanmış. Mayalar ve Aztekler kakao seremonileri düzenlerlermiş; bu bitki onlar için kutsalmış. Karabiber, vanilya ve acı biber gibi baharatlar da katarak kakaolu acı bir içecek yaparlarmış. Aztekçe adı ‘Xocolatl’ (‘xoco’ acı, ‘atl’ su anlamında) olan bu içecek çok değerliymiş ve sadece krallar ve papazlar içebilirmiş. Bölgeyi fetheden İspanyollar, ‘Xocolatl’ı bal ya da agave şurubu ekleyerek tatlandırmışlar. Kakao çekirdeğini ve içecek tarifini İspanya’ya giderken yanlarında götürmüşler. Ama çikolata doğuncaya kadar bu içecek fazla beğenilmemiş. Ancak çikolata yapılmaya başlandıktan sonra kakao tüm dünyada değer kazanmış. Arkadaşım yediği bitter çikolatadan bir parça uzattı bana; önce uzun uzun kakao kokusunu içime çektim, sonra da ağzımda erimesinin tadını çıkardım. Yeni yılınız lezzetli ve keyifli geçsin…  Bu yazım 24.01.2023 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Çikolata Tadında Edebiyat -3-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-04 17:23:31 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Hermann Hesse Müzesi  ‘İsviçre’de edebiyat’ söz konusu olunca, İsviçreli kadın yazar Johanna Spyri tarafından 1882 yılında kaleme alınmış olan, Alpler’de yaşayan öksüz kız “Heidi” romanını ve çizgi filmini anarak başlıyorum yazıma. Spyri yazarlığa başlamadan önce ev kadınıymış. Heidi’yi Zürih’teki evinde oturmuş yazarken, bir gün romanının Alpler’i aşarak bütün dünyaya yayılıp ünleneceğini nereden bilebilirdi ki![Image] Rus kökenli, Almanya’da ve İsviçre’de yaşamış, İsviçre vatandaşı yazar ve şair Hermann Hesse (1877-1962) de Spyri gibi masasına oturup yazmaya başladığında, bir gün İsviçre’ye Nobel Edebiyat Ödülü kazandıracağını bilmiyordu elbette. 1899 yılından itibaren İsviçre’nin Basel kentinde farklı kitapevlerinde çalışmış olan Hesse için seyahat etmek ve yazmak bir tutku haline gelmiş. Doğu edebiyatına ve mistisizmine olan düşkünlüğü eserlerine yansıyan Hesse, 1960’lı yıllarda özellikle Amerikan hippi gençleri arasında en çok okunan yazarlardan biriydi. Birçok dünya diline çevrilmiş olan eserlerinin her biri okunmaya değer. Size dört önemli kitabından bahsetmek istiyorum:  -Bir Hint destanı olan başyapıtı Siddhartha 1922 yılında yayımlanmış.[Image] Hesse, kitabı hakkında: “Bu kitapta, tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım” der. Ünlü roman yazarı Henry Miller ise “Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitap’tan kat kat üstün bir ilaçtır…” yorumunu yapmış. -Der Steppenwolf (Bozkırkurdu) adlı eser toplumun sığ değer yargılarına ve yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan bir insanı anlatıyor. Hesse bu kitabı için, “(…) okurlarımın çoğu Bozkırkurdu’nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim.” der. -Hesse’nin İkinci Dünya Savaşı’nın korku bildirimlerinden zihinsel olarak kaçışı 1943 yılında İsviçre’de yayımlanan büyük eseri Glasperlenspiel (Boncuk Oyunu) romanına malzeme olmuş. Bu kitabı, Doğu ve Batı felsefelerinin bileşiminden oluşuyor; okur kendini ütopik bir dünya düzeninin içinde buluyor. Hesse, yeni dünya düzenini bireysellik üzerine kurmuş eserinde: “Tanrı senin içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değil. Gerçek yaşanır, öğretilmez” diyor. -Kolektif Kitap tarafından Türkçe’ye çevrilmiş olan, şiirlerle bezenmiş, zarif, yemyeşil, hüzün ve huzur esintili, derin mi derin eseri Baeume (Ağaçlar)’da ise Hesse, insan ile ağaç arasında bir anlam bağı oluşturarak, varoluşu yorumluyor. Kitaptan birkaç alıntıyla bitireyim yazımı: “Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde…”  “Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır…” ”Ağaçlar en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Tek başına duran ağaçlara daha da hayranım. Yalnız insan gibidir onlar. Şu-bu zaaftan ötürü sıvışıp giden münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler…” Bu yazım 17.11.2022 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Kaybolmuş Güzelliklere Hayat Vermek</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-04 17:17:02 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Yusuf Tarım... O, 1994 yılından beri Bodrum’da yaşayan Karadenizli bir ressam… O, gittikçe daha az gördüğümüz, artık can çekişmekte olan ama görmüş geçirmiş, hem sıcacık hem de hüzünlü, tarihin tanığı, genellikle Bodrum’da rastlanan rengârenk ahşap kapıların ve pencerelerin efendisi. Bunların önündeki teneke saksılarda sardunya ekili, mavi mine çiçekleri açmış. Her kapının ve her pencerenin kendine has özellikleri var. Hepsi birbirinden çekici: O kapıların ardında kim bilir neler yaşandı, kimler doğdu kimler öldü o evlerde; elinizle ittirip içeriye girmek istiyorsunuz, o kadar gerçek görünüyorlar. Pencereler öyle canlı ki, cama yanaşıp içeriye bakmak istiyorsunuz, bir şeyler görebileceksiniz sanki.  [Image]Onun tablolarındaki evlerin kapı numaraları anlamlı: Örneğin 10 (10 Kasım), 24 (24 Temmuz), 19 (19 Mayıs)…  O neden kapı ve pencere resmi yapıyor?  Çünkü onların unutulmasını istemiyor.  Eskiden insanların ne kadar huzur içinde, güvenlik derdi olmadan yaşadığını göstermek istiyor gelecek nesillere.  Zira artık o güzelim kapı ve pencerelerin yerini insanların güvenlik ihtiyacını karşılayan yeni nesil kapı ve pencereler aldı… Lakin o sadece kapı pencere resmetmiyor; Bodrum manzaraları hatta soyut resimleri bile var.     Küçükken bile ‘çöp adam’ çizmemiş, hep iyi resim yapmış olan fevkalade yetenekli birisi. Koleksiyonerleri var dünyanın her yerinde. Önemli yarışmalarda ödüller kazanmış.  Sayısız sergiye katılmış, 26 kişisel sergi açmış.  Son sergisi Lefkoşa Sur içi kapıları: Yanlarında ve duvarlarında Kıbrıs Savaşı’nın kurşun izlerini gördüğü, yok olmaya mahkûm o kapıların resimlerini yaparken de çok duygulanmış.  [Image] Her gün yüzüyor, hayvansever, barışsever, eşitlikçi, iyi bir eş, iyi bir baba…  Kendine sanatçı denmesinden hoşlanmıyor. Sadece resim yapabilen ve resim yapmayı seven biriyim, diyor. Para konuşmayı sevmiyor. Aslında o kadar şanslı ki, 35 yıldır hobisini ve yeteneğini her gün keyifle icra ediyor ve hayatını resimle kazanıyor. Tuvalin karşısında kendinden geçiyor, meditasyon yapıyor sanki. Hayalindeki objeleri resmediyor. Model ya da fotoğraf kullanmıyor. Çok yaratıcı, çoook. Pek romantik bir atölyesi var Bodrum merkezde. Bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz atölyesine adım attığınızda. Çarşıya giderken arada bir uğruyorum kendisine; laf lafı açıyor. Anlattıkları hepimizi ilgilendiren konular üzerine. Çocukluğundan söz ederken gözlerinde âdeta geçmişe bir pencere açılıyor. [Image] O pencereden gördüklerini dillendiriyor. Sözleri hem öfke, hem hasret hem de sevgi içeriyor. Nostaljik bir insan ama özellikle canını acıtmış olan olaylardan bahsetmekten kaçınıyor.  Değerli mütevazı ressam Yusuf Tarım iyi ki bu müthiş eserlerini Bodrum’daki o büyülü atölyesinde yaratıyor; kaybolmuş güzelliklere tuvallerde hayat veriyor.  Bu yazım 09.10.2022 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Çikolata Tadında Edebiyat -2-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-02 13:56:29 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] İsviçre küçük ama hakkında yazılacak çok konu var. Polisiye roman konusuna girmeden önce, İsviçre’nin çöp dedektiflerinden bahsedeyim size. İsviçre disiplinli bir ülke; her sorununu olduğu gibi, çöp sorununu da denetim sayesinde ve yüksek para cezaları uygulayarak çözüyor; çöp torbası satın alma zorunluluğu var; torbalar pahalı ve her şehrin çöp torbası farklı. Her şehir, fiyatına çöp vergisini dahil ettiği torbaları şehrin marketlerinde satıyor. Hangi şehirde oturuyorsanız, oranın çöp torbasını kullanmanız gerekir. Kazara farklı bir şehrin çöp torbasını oturduğunuz şehrin çöp konteynerine atarsanız (ki benim başıma geldi), çöp dedektifleri bunu inceleme esnasında tespit ettiğinde, 100 Frank para cezasına çarptırılırsınız. Her çöp torbasının içinde genellikle size ait bir bilgi bulunur; bir alışveriş makbuzu, adınıza gelmiş bir zarf, vs. [Image] Çöp dedektifleri sayesinde ceza ev adresinize tebliğ edilir. 30 gün içinde cezayı ödeme zorunluluğunuz vardır. Zamanında ödemezseniz üstüne gecikme faizi eklenir. Cezaya itiraz etmeye kalkmayın, zira size çok tuzluya mal olur; davayı kaybedeceğiniz kesindir. Çöplerinizi konteynerler dışında başka bir yere (ortalığa, ormanlara, vs.) bırakmanın cezasını da aynı bu şekilde çekersiniz. Çöp dedektifleri yaptıkları bu iş karşısında iyi maaş alan görevsever insanlardır. Çöp dedektifleriyle böyle bir giriş yaptıktan sonra sizi, Avrupa’nın en önemli polisiye yazarları arasında olan 1948 doğumlu Zürihli yazar Martin Suter ile tanıştırayım. Kitapları çeşitli dillere çevriliyor ve yüz binlerce satıyor. Birçok ödüllü romanının yanı sıra tiyatro oyunları da yazıyor. Zürih merkezli haftalık dergi Weltwoche’de de köşesi var. 1997’de ilk romanı Small World yayımlandı. Ardından, Türkçeye de çevrilmiş olan Die dunkle Seite des Mondes (Ayın Karanlık Yüzü) ve Ein perfekter Freund (Can Dostu). Suter bu üç romanını ‘nörolojik üçleme’ olarak adlandırır. Small World Fransız rejisör Bruno Chiche tarafından filme alındı. Başrollerde Gérard Depardieu ve Alexandra Maria Lara oynuyor. Ein perfekter Freund ise yine Fransa’da Francis Girod tarafından Un ami parfaitadıyla sinemaya uyarlandı. Die dunkle Seite des Mondes adlı romanda orta yaş krizi yaşayan avukat Urs Blank’ın başına gelen kişilik değişikliği anlatılıyor. Blank, yeni tanıştığı kadın Lucille sayesinde halüsinasyona neden olan sihirli mantar tüketmeye başlar. Şiddete yatkın ve egozentrik bir adama dönüşür. Toplum için tehlikeli hale gelmiştir. Mantarlar dünyasına kaptırır kendini. Akıl almaz polisiye olaylar silsilesi başlamıştır artık. Ein perfekter Freund adlı romanda ise Fabio Rossi hastanede gözlerini açtığında hiçbir şey hatırlamıyordur. Kafasına aldığı darbelerin kimden geldiğini bilmiyordur, yanında oturmuş, üstüne eğilen genç kadını tanımıyordur. Kadın, adının Marlen olduğunu ve beş haftadır kendisinin kız arkadaşı olduğunu söylemektedir. 33 yaşındaki gazeteci hafızasını kaybettiği müddet içinde neler olduğunu öğrenmek üzere incelemelere başlar. Nefes kesici bir gerilim romanı. Türkçe olarak da okuyabileceğiniz bir diğer romanı Lila Lila’nın kahramanları Marie ve garson olarak çalışan David. David Marie’ye âşık olur ve kızı etkilemek için bir komodin çekmecesinde bulduğu el yazmalarını Marie’ye kendisi yazmış gibi gösterir. Kız da David’e haber vermeden bu kitap taslağını bir yayınevine yollar. Kitap basılır. Ve gerilim dolu olaylar ardı ardına gelişmeye başlar. Bir çırpıda okunan bir roman. ‘Suter psikolojik gerilim ile polisiye roman arasındaki dengeyi tutturmayı çok iyi başarıyor.’ – Der Spiegel  Bu yazım 16.09.2022 tarihinde Martı Dergisi 'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Zen Felsefesini Şiirde Bulmak</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-02 13:39:52 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] Haiku edebiyattır Masaoka Shiki Modern Haiku’nun kurucusu  1867-1902  unutturdu bak kavun çalmayı bile soğuyan hava Masaoka Shiki sokak lambası her gece yalnız kalır yalnız ve aydınlık Toiku güm güm çalındı kapım açtım baktım ki yalnızlığımmış Cemal Süreya ağaçlar kulak kabartmışlar dolunayı dinliyorlar Oruç Aruoba Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma Orhan Veli Kanık yaprak düşüyor, kalbimi tutuyorum Eylül, bir kadın? Kadir Aydemir bütün günü gökyüzüne bakarak geçirdim gökyüzünde yalnız gökyüzü vardı Turgut Uyar  düşünme arzu et sade bak böcekler de öyle yapıyor Orhan Veli Kanık  Haiku ne ki? Haiku Japonca eğlenceli dize demek. Haiku tüm dünyada tanınan, yaklaşık 500 yıllık bir Japon edebiyatı sanatı. Haiku dünyanın en kısa şiir biçimi. Haiku, Zen felsefesinden doğan Wabi-Sabi anlayışının şiirdeki yansıması, yani iddiasız ve yalın; farkındalık, sürpriz ve şaşkınlık içeriyor. Haikuda bir anlık duygu aktarımı söz konusu. Haikuda bir durum/olay şu anda oluyormuş gibi ifade ediliyor. Haikuların, yüzeyde basit imgeler gibi görünen fakat yoğun bir derinliğe sahip bir felsefesi var. Haikularda duygudan bahsedilmiyor ama kullanılan sözcükler duyguları temsil ediyor. Haiku genellikle sembollerin kullanıldığı, şairin düşüncelerini sembollerin arkasında gizlediği, mevsimleri belirttiği sanat. Japon haiku şairlerinin şiirleri üç dize ve 17 heceden oluşuyor. Şair bu heceleri 5-7-5 ölçüsüyle dizelere dağıtıyor. Türkler haikuya çok da yabancı değil; mânilerde olduğu gibi kısa ve damardan ifade ediliyor derin anlamlar. Tarihin beğenerek andığı insanlar, daima dönüm noktalarında bulunanlardır der Orhan Veli Kanık. Kendisi şiirde elde etmek istediği yeni tarzı haikuda bulur. Dize ve hece kurallarından ziyade haikunun yalınlık ve duruluk gibi özelliklerinden istifade eder: Ne kadar severim o insanları o insanlar ki renkli, silik dünyasında çıkartmaların tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle beraber yaşayan insanlara benzer  Orhan Veli Kanık İnsanlar, 1937, Varlık’ta yayımlanmış ilk haiku şiiri  Orhan Veli Kanık dışında, İlhan Berk, Oruç Aruoba, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday, haikudan etkilenmiş ünlü şairlerimizden bazıları. Okan Haluk Akbay’ın Japon Haiku Seçkisi ve öğretmen Şengül Karaca’nın öğrencilerinin şiirlerinden oluşan Haiku adlı şiir kitabı, bu eğlenceli ve sürprizlerle dolu şiir türü ile ilgili kitaplardan aklıma ilk gelenler. Benden bir haiku şiiri ile sonlandırayım yazımı: yahu, kestane kokusunda, çikolata tadında, yağmur damlasında, ne işin var senin  Bu yazım 16.09.2022 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Bu Şehre Bir Sihirli Çubuk Değdi</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-02 13:27:24 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]  Bir şehrin de bir birey gibi yapması gereken bir işi vardır ve işinin yerine getirilmesine en iyi adapte olan şehir en büyük olarak kabul edilmelidir. Aristo  Anadolu’da bir şehir düşünün ki,  adı eski ama kendi genç olsun;  heykelleri olsun; neşeli ve uygar olsun. Havası buram buram aşk, özgürlük ve kitap koksun. Bir şehir düşünün ki,  topraklarında medeniyetler doğmuş olsun, imparatorlukların beşiği olmuş olsun: Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, İskender’in İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Anadolu Selçukluları, Osmanlı İmparatorluğu… Şehrin içinden bir nehir geçsin, nehrin üstünde gondollar süzülsün… Papağan’da çibörek yensin. Karakedi’de boza, Porsuk Bulvarı’ndaki bir kafede zıkkım içilsin… Bir şehir düşünün ki,  üç üniversitesi olsun;  Bilim Kültür ve Sanat Parkı olsun; bu parkta bir Masal Şatosu, Bilim Deney Merkezi, Sabancı Uzayevi, Hayvanat Bahçesi ve Su Altı Dünyası olsun. Kent Park’ı olsun; parkın, Türkiye’de bir ilk olan yapay plajında insanlar Ege’yi, Akdeniz’i aramasınlar, yüzsünler gönüllerince Ağustos sıcağında… Balmumu Heykeller Müzesi olsun; bu müze İngiltere’deki Madame Tussauds Müzesi’nin Türkiye’deki ilk ve tek örneği olsun, içinde yerli ve yabancı ünlülerin, tarihe geçmiş kişilerin 160 adet balmumu heykeli sergileniyor olsun.[Image] Bir şehir düşünün ki,  UNESCO dünya mirası listesinde bulunan, Osmanlı mimarisine sahip, aslına uygun bir tarzda restore edilmiş Odunpazarı Evleri barındırsın merkezinde… Ve siz bu evlerin arasında tarihin girdabında kaybolun. İsmet İnönü’nün kalmış olduğu Mestanoğlu Halik Konağı’ndaki Kurtuluş Müzesi olsun bu şehirde… Müzeyi gezerken Kurtuluş Savaşı’mızın içinde bulun kendinizi birdenbire; heyecanlanın, ürperin, ağlayın… Bir şehir düşünün ki,  Osmanlı kubbe mimarisi, geleneksel Japon mimarisi ile Odunpazarı sivil mimarisinden esinlenilerek ünlü Japon mimarlık ofisi “Kengo Kuma and Associates” tarafından tasarlanmış ve prestijli sanat yayını ARTnews tarafından son 100 yılın en iyi 25 müze binası arasında gösterilen, 4 bin 500 metrekarelik alana kurulmuş bir modern sanat müzesi (OMM) olsun… Bir şehir düşünün ki,  iki tane senfoni orkestrası olsun. Her yıl düzenlenen Uluslararası Festivali ile müzik, tiyatro, resim ve sinema dallarında sergiler ve gösterilere ev sahipliği yapsın… Bir şehir düşünün ki,  şehir çöplüğü, Katı Atık Dönüşüm ve Enerji Üretim Tesisi sayesinde son teknoloji ile elektrik enerjisi üreten bir yer haline gelmiş olsun. Ve bu enerji ile 1 milyon hanenin aylık elektrik ihtiyacı kadar elektrik üretiliyor olsun. Atatürk 15 Ocak 1923’te bu şehir için şöyle demiş olsun: ‘Bu şehri ve insanlarını çok iyi tanırım. Millî Mücadele yıllarında büyük vatanseverlik ve üstün bir cesaretle mücadelemizin daima yanında olmuş, bu mücadeleye çok geniş yardımlarda bulunmuşlardır. Gördüğüme göre halk aydın ve faaldir. Toprak verimlidir. Az zamanda zayiatı telafi ve fedakârlıklarıyla iftihar edecektir’. Bir şehir düşünün ki, 1999’dan beri müthiş vizyonlu, sanatsever, aydın bir büyükşehir belediye başkanı olsun. Ve bu başkan UNESCO resmi partneri Uluslararası Dünya Plastik Sanatlar Derneği ve Türkiye Ulusal Komitesi tarafından Wallace Hartley Dünya Sanat Günü Ödül Töreni’nde 2021 Sanat İnsanı Ödülü’nü almış olsun.[Image] Eskişehir ve bu şehri yaratan saygıdeğer Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen; birbirinize çok yakışıyorsunuz… Bu sıcak yaz günlerinde, bulvarlarını sarmalayan kocaman ağaçlarının gölgesinde gururla geziyorum şehrimin sokaklarında… 'Bir şehrin size izin vereceği her şey, onun üzerinde bir açıdır, içerdiği şeyin ya da içinden geçenlerin eğik, dolaylı bir örneği; bakış açısıdır.'  Peter Conrad  ‘Mitomani’ adlı eserin yazarı akademisyen.  Bu yazım 11.08.2022 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Kurban Bayramı&#39;nda Vedalaşmıştık</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-02 10:30:26 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image]Yakında öleceğini biliyordu. Ama yakın ne kadar yakındı? Sabırla, olumlu tavrını hiç bozmadan ‘yakını’ beklemişti. Ailesini görevlendirmişti: Ruhu bedenden ayrıldığında yakılmak istiyordu. O güzel bedenine kıymamızı, gözlerinin o derin maviliğini yok etmemizi, sapsarı saçlarını alevlere teslim etmemizi, insanın ruhunu aydınlatan o gülümsemesinin yerleştiği çekici dudaklarının ateşte kavrulmasını istemişti bu yakışıklı adam. Toprak altında kurtçuklara, böceklere yem olmaktan, küllerinin denizdeki canlılara yem olmasını yeğlemişti sanki. O kadar istemişti ki bunu, hiçbir güç onu fikrinden caydıramamıştı. Hastalığı onu gün geçtikçe daha çok kemirmiş, bir ahtapot gibi kollar salmıştı bedenine, her kol uzandığı yeri çöle çevirmiş, her bir hücresi pes etmiş ve bütün çabalar işe yaramamıştı ne yazık ki. Sonunda artık sadece ruhu dimdik kalmıştı bedenine saldıran acımasız düşman karşısında… o ruhu, hayatı seven, neşeli, sevecen, insana âşık o yüce ruhu… Kollarıyla artık sarılamaz hâle gelmişti sevdiklerine ama o kocaman, eşsiz ruhuyla sarıp sarmalıyordu bizi. Ve bir gün öldü. Ve o noktada, acımızı yaşarken sevdiğimizi yakmak gibi vahşi bir işlemin eşiğinde bulduk kendimizi. Krematoryuma götürdü bizi yollar. O yakışıklı bedeni alevlerin içine attık. Cayır cayır yaktı onu zalim fırın. Elimize bir kavanozda verdiler onu bize. Küllerin içinde güzel gülüşü vardı, masmavi derin ve sıcacık bakışlı gözleri vardı, sapsarı saçları, harika parmakları, uzun bacakları vardı. Kurtçuklar, böcekler yerine alevler yemişti onu. Bir Kurban Bayramı gününde küllerini denize savurduk.  Gün batımında, bir tekneden veda ettik ona.  Arkasından beyaz güller, begonviller attık denizin maviliğine, en sevdiği beyaz şaraptan bir kadeh döktük derin sulara… ağladık, tepine tepine ağladık…  O esnada teknede onun en sevdiği parça çalıyordu: Handel’in ‘Sarabande’si… Ruhunun bizi duymasını umduk. Çok rüzgâr vardı.  Külleri denize inerken bizim üstümüze de savruluyordu… saçlarımıza ve bedenimize sarılıyordu o çok sevdiği maviliğe kavuşmadan bir saniye önce…  Bu onun vedasıydı… Evet, sevdiklerimizi toprağa mı gömmeli yoksa yakmalı mı? Yoksa Zerdüştler gibi, havayı kirletmemek için yakmamak, toprağı kirletmemek için gömmemek inancıyla ‘Sessizlik Kuleleri’ne yani Dakhme’leri mi bırakmalı insan sevdiceğini? Güneşe ve akbabalara mı teslim etmeli? Akbabalar ilk önce gözleri yiyormuş…  Ah hayat, ne acımasızsın!  Zaten vedanın her türü insanı mahvederken, çok üzerken, sevdiğimizin ömrü sona erdiğinde nasıl zor bir görevle karşı karşıya bırakıyorsun bizleri!  Bugün Kurban Bayramı. Her Kurban Bayramı’nda olduğu gibi küllerini denize savurduğumuz o güzel insanı anmadan geçemiyorum yine…  Bu yazım 10.07.2022 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
    <item>
      <title>Çikolata Tadında Edebiyat -1-</title>
      <link>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </link>
      <pubDate>2025-07-02 09:50:42 UTC</pubDate>
      <guid>
        https://nevinolcertali.com/posts
      </guid>
      <description>
        [Image] İsviçre ikinci vatanım. Çikolatasının tadına doyum olmaz biliyorsunuz. Gölleri, Alpleri, inekleri ve Heidi ile masalımsı bir yer. Bankaları, ilaç şirketleri, kayak turizmi de tabii işin ticari kısmı. İsviçre’de dört tane resmi dil var. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça. 197 değişik ülkeden olmak üzere 8,6 milyon insan yaşıyor Heidi diyarında.  Çok sayıda farklı dil, din ve kültürü barındırıyor, dolayısıyla zoru başarıyor İsviçre. Sürtüşmeler, sorunlar olsa da ülkenin kural ve yasalarına uymak zorunda olduğunu biliyor herkes. Para cezaları çok yüksek. Euro değil İsviçre Frank’ı kullanılıyor. Dünyanın en pahalı memleketi. Avrupa Birliği’ne girmeyi istemiyor insanları. Tarafsız, kendi halinde yaşayıp gidiyor işte bu ilginç devlet. Evet, bütün bunların dışında İsviçre’de güzel edebiyat da yapılıyor.  Bu minicik ülke üç tane Nobel Edebiyat Ödülü gördü bugüne kadar. Geri kalan 27 Nobel ödülü de farklı dallarda alındı.  İçinde yaşadıkları coğrafya, sanatçıların eserlerine de yansıyor çoğu zaman. Alp köylerinde dünyanın keşmekeşinden uzak yaşayan insanlar romanların yazarları ve kahramanları oluyor. Bizim gözlerimizle değil kendi gözleriyle, kendi ruhlarıyla bakıyorlar olaylara, kendi hikâyelerini anlatıyorlar. Farklı bir zihniyetin edebiyatı doğuyor yaylalarda, Zürih Gölü, Cenevre Gölü sahillerinde. Yemyeşil çamların verdiği umudun kokusu yayılıyor satır aralarına. Bol oksijen alıyor okur.  Bu kadar çok genel bilgiden sonra, edebiyat çevirmeni ve bir roman annesi olarak biraz İsviçre edebiyatından bahsetmek, sizi bazı yazarlarla tanıştırmak istiyorum.   [Image] Bugün, çağdaş yazarlardan 1963 doğumlu Peter Stamm’ı tanıtayım size. Beni çok etkileyen bir tarzı var. Kendisiyle bir söyleşisinde sohbet ettim. Oldukça tipik bir İsviçreli: Çekingen, hatta mahcup. Mütevazı bir hayatı olan, yakışıklı bir adam. Bazı kitapları Türkçeye de çevrildi. Peter Stamm espri ve eğlence kavramlarından arındırarak yazıyor kitaplarını; kuru ama damardan veriyor vermek istediğini; bir boşluk atmosferi yaratıyor, o boşluğa çekiyor okuru. Sersemlemiş, derinden etkilenmiş oluyorsun kitap bittiğinde. Ve bu etkiden uzun müddet kurtulamıyorsun, bir travma yaşamışçasına… Örneğin, yine kısa cümleler, sade ve dramatik olmayan bir stil içeren 2006’da yayımlanmış olan romanı ‘An einem Tag wie diesem’de şu hikâyeyi anlatır Peter Stamm: Andreas orta yaşlarda, köyde büyümüş bekâr bir İsviçreli. On sekiz yıldır Paris’te lise öğretmeni olarak çalışmaktadır. Boşluktadır, yaşam amacı yoktur. Tek inandığı şey tesadüflerdir. İki sevgilisi vardır: Nadja 2 haftada bir akşamları gelir Andreas’a. Boşanmış olduğu halde Andreas’ı eski eşiyle aldatmaktadır. Sylvia evli ve 3 çocuklu bir kadın, çarşamba öğleden sonraları ziyaret eder Andreas’ı. Andreas Paris’te kendini yabancı hissetmektedir ‘yaklaşık yirmi yıldır bu şehrin içinde gezen ama hiçbir yere varamayan bir turist gibi’. Bir gün eline bir aşk romanı geçer. Roman ona eski gençlik aşkı Fabienne’i hatırlatır. Ona âşık olduğu kadar kimseye âşık olmamış Andreas; ama aşkını itiraf edememiş, Fabienne de Andreas’ın bir arkadaşıyla evlenmiş. Andreas artık o sevdiği öğretmenlik mesleğini de sevmez olmuştur. Çok sigara içiyordur; çok öksürmeye başladığı için doktora gider. Kanserden şüphelenir doktor. Andreas işine çıkış verir, evini satar ve sevgililerine veda eder. Paris’i terk etmeye karar verir. Sadece Fabienne’nin mektubunu alır yanına. Okuldaki stajyer Delphine, Andreas’a âşık olmuştur ve onunla İsviçre’ye gider. Andreas, Fabienne ile buluşur. Kocasının bundan haberi yoktur. Delphine, Andreas’ın Fabienne’i ne kadar sevdiğini görünce köyden ayrılır. Andreas arkasından gider ve Delphine’i dolayısıyla kendini de bulur. ‘Böylesi Bir Günde’ olarak çevrilmiş eser Türkçeye... Özetini okudunuz ama ruhunu hissetmek için kitabı okumanızı öneririm. ‘Yedi Yıl’, ‘Dünyanın Sakin Kayıtsızlığı’, ‘Bugün Burada Yarın Orada’, ‘Uçuyoruz’ ve ‘Uzağın Ötesinde’ de yazarın Türkçe’ye çevrilmiş, çok çarpıcı eserleri…  Bu yazım 06.06.2022 tarihinde Martı Dergisi'nde yayımlanmıştır.
      </description>
    </item>
</rss>
